• Mayıs 10, 2008 - ÇARPITILAN KAVRAMLAR VE İSLAMIN İMAJI..
|

| ÇARPITILAN KAVRAMLAR VE İSLAMIN İMAJI |
78. Sayı Haziran 2007 |
Allah için sevmek, Allah için buğz etmek
Müslüman Allah için sever, Allah için nefret eder. Onun yaşamı nefsin emirleri doğrultusunda cereyan etmez. O daima nefsiyle savaş halindedir. Onun sınırlarını ayetler ve hadisler çizmiştir.
İslam sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü dinidir. Fakat bu kavramların sınırları da çizilmiştir. Bunları da layık olana göstermek izzetli olmanın şartıdır. Mümin, dostunu ve düşmanını bilir; düşmanlarını dost safına çekmek için gayret sarf eder. Lâkin bunu yaparken inançlarından asla taviz vermez.
Yüce Peygamberimiz müminde olması gereken, olmazsa olmaz türünden üç özelliği şöyle sıralar: "Şu üç özellik kimde bulunursa o kişi, imanın zevkini tatmış olur. Bunlardan birincisi: Allah ve Resulü, kendisine başkalarından daha sevimli olmak. İkincisi: Sevdiği kimseyi sadece Allah için sevmek. Üçüncüsü de: İmandan sonra küfre dönmeyi, ateşe atılıyormuş gibi kötü görmek."
Son yıllarda Müslümanlar üzerinde oynanan oyunlar çoğalmıştır. İçte ve dıştaki bazı şer mihraklar, iman cilasıyla yürekleri dolunay gibi parıldayan bu güzel insanları lekeleme gayreti içerisindedir.
Bazı kesimler, sabit fikirleriyle hareket ederek, nerde bir şiddet içerikli hadise yaşansa, onu Müslümanların sırtına yüklemektedir. Bu yük altında ezilen müminler, haksızlığa uğramış olmanın getirdiği moral bozukluğunu üzerlerinden atamamakta, bilinçleri yaralanmakta, gadre uğramaktadır. Oysa, İslamiyet şiddeti ve nefreti asla tasvip etmemiştir.
Sevgi ve Şefkat Dini
İslamiyet sevgi, şefkat ve merhamet ilkeleri üzerine bina edilmiştir. Resulullah Efendimiz bir sevgi insanıdır. Onun dudaklarından dökülen her söz sevgiyi ve dostluğu perçinler niteliktedir.
Kâinatı yaratan ve insanlığın hizmetine sunan Yüce Allah, kullarına karşı sevgi ve merhametle yaklaşmakta, bu davranış tarzını kulların sosyal ilişkilerinde de ısrarla istemektedir. Bunu bir ibadet gibi kıymetlendirmektedir. Allah Teâla bu hususta kudsi bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: "Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için yardımlaşanlara sevgim vacip olmuştur."
Sevgiyi ve hoşgörüyü başına taç eden, Allah için sevmeyi ibadet hükmü içerisinde değerlendiren bir inancın akidelerinde şiddete ve nefrete dair hiçbir şey bulamazsınız. Şayet istenmedik şeyler yaşanıyorsa, bu inancın zaaflarından değil, kişilerin zihniyet yapılarının sakatlığından kaynaklanmaktadır.
Resulullah'ın şu mübarek sözü, İslam'ın hayata ve insanlığa bakış açısını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir: "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar."
Hümaniz’min Sakat Görüşü
Müslüman'ın sevgisi de, nefreti de Allah içindir. Bazılarının söylediği gibi batı kaynaklı ‘hümanizm’ adına, Allah'ın sevmediklerini sevmek ‘insancıllık’sa, biz Müslümanlar olarak asla böyle bir yaklaşımı tasvip etmeyiz.
Dünyaya gelişimiz ve vakit dolunca buradan göçüşümüz Allah'ın takdiri ve kudreti icabıdır. Kendimizde alelâde bir güç görmek, ne kadar sakat bir mantığa dayanıyorsa, kendimizi zayıf ve hadiselere karşı hiçbir hükmü olmayacak derecede aciz görmek de o derece çürük bir anlayışa dayanmaktadır.
Mümin güçlüdür, gücünün farkındadır. Nefsimize ve etrafımızdaki şer cephesine karşı diri ve cesur görünmek mecburiyetindeyiz. "İnanıyorsanız güçlüsünüz" ilahi hükmü, bize moral ve motivasyon vermektedir. Zira iman, insanı güçlü ve diri kılar.
‘Fikir ve Din Mühendisliği’
İslam’a gizli düşmanca duygular taşıyan kesimler, bazı İslami kavramları kendi emellerine alet eder şekilde tanımlayarak, İslam’ı ve Müslümanları töhmet altında bırakmaya çalışıyorlar. Dünyada İslam’a yönelen insanları, kendi hedeflerine uygun bir şekilde yönlendirerek, ‘fikir ve din mühendisliği’ yapmaya çalışmaktadırlar.
İşin can alıcı noktası ise batıda kotarılmış bu planları ülkemizde ve diğer Müslüman ülkelerde uygulamaya koyanların yerli/müslüman kimliğine sahip olmalarıdır. İlim adamı, araştırmacı, ilahiyatçı görünümünde, ilmi kisveyle ortaya çıkan bu tipler, halkımızın saf inancını etkilemek için her türlü fikri ve ilmi faaliyeti kullanmaktadır. Tabiri caizse, bunlara ‘Yerli oryantalist’ denilmektedir.
İslam’ın temel konularını yeterince bilmeyen halkımız, bu görüşlerin etkisinde kalmakta, İslami hizmetlere, yer yer kuşkuyla bakabilmektedir. Bu sonuç, tam da İslam’a düşman kesimlerin istediği bir tablodur.
>Çarpıtılan bir kavram ‘cihad’
Yine son yıllarda çarpıtılarak gündeme getirilen diğer bir konu da İslam’daki ‘cihad’ kavramıdır. Cihat kavramı farklı zihinlerde farklı şeyler çağrıştırmaktadır. Oysa 'cihat' İslâm'ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarf etmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir.
Bunun aşamalarını da ayet ve hadislerden öğrenebiliriz. Yoksa bazılarının dediği gibi cihat saldırganlık duygularının tatmini değildir. Bu kavramın içini doldurmada bilinçli yönlendirmede bulunanlar, bu dine zarar vermektedirler. Bazı kesimlerin empoze ettiği gibi İslamiyet kılıçların gölgesinde bugünkü konumuna gelmemiştir. Aksine sevgi ve merhamet anlayışının davranışlarımızı şekillendirmesiyle bu konuma gelmiştir.
Aşağıdaki ayetler cihatla ilgili hükümler bildirmektedir: "Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir." (Tevbe, 73)
"Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaşırken) sizde bir sertlik bulsunlar. Biliniz ki Allah muttakilerle beraberdir." (Tevbe, 123)
Bu ayetlerden yola çıkanlar, İslam’ın savaşı öngören bir din olduğunu ileri sürseler de bu, doğru bir kanaat değildir. Hadiseye önyargılarla ve at gözlüğüyle bakanlar ve bakılmasını isteyenler, hiçbir zaman gerçekleri göremezler. Aslında amaçları da gerçeği görmek değil, tersine çarpıtmaktır. Zira, savaştan evvel barışçı yollar aramak İslam’ın önemli bir ilkesidir ve İslam tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.
İslamiyet cihada çok mühim bir yer ve değer vermiştir. Fakat cihat durup dururken yapılan bir eylem değildir. İslamiyet, ancak şartlar olgunlaşınca cihadı bir mecburiyet olarak görmektedir. Üstelik cihat savaşmak ve kan dökmek değildir sadece…
Manevi Cihad; ‘Nefisle Mücadele’
Cihadı maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Manevi cihat, maddi cihattan daha mühimdir. Çünkü kişi kendi nefsiyle savaşıp onu yenemedikten sonra, başkalarıyla mücadeleye girişmesi çok anlamlı bir fiil olmasa gerek. Savaşa kendi iç dünyamızdan başlamak en doğrusudur.
Özellikle Müslümanların kimlik ve inançlarından koparılmak istendiği bir dönemde, manevi cihadın önemi iyiden iyiye artmıştır. Manevi cihadın konusu ise Müslüman şahsiyetini, itikad, amel ve ahlaki bazda sağlamlaştırmak, Hakkın rızasına uygun hale getirmektir.
Manevi cihat, bütün Müslümanların kendi nefsi arzularını gemlemek amacıyla nefis ve şeytanın tuzak ve hilelerine karşı mağlup olmamak için yürüttükleri topyekûn bir savaştır. Buna cihat-ı ekber (büyük cihat) de denir. Demek ki en büyük cihat nefse karşı yapılandır.
Hz. Muhammed (sav) "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud, 112) ayet-i kerimesi ile ilgili olarak "Hud Suresi beni ihtiyarlattı" demesi, manevi cihadın zorluğunu ve zorunluluğunu ortaya koymaktadır.
Yine Kur'an-ı Kerim'de "… Yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir." (Şems,1-10) denerek nefisle baş etmenin, onunla savaşmanın ehemmiyeti vurgulanmıştır.
Resulullah Efendimiz müşriklerle yapılan savaşlarda daima ordunun önünde yer almıştır. Fakat, savaş noktasına gelmeden evvel tebliğ vazifesini eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Tebliğ vazifesini yerine getirirken de asla usanmamış ve hiçbir yılgınlık göstermemiştir. Fakat netice hasıl olmayınca, son raddede imkânlar tükenince, en son yol olarak savaşmayı uygun görmüştür. Onun cihatla alakalı hadislerinden bazıları şunlardır: "Müşriklere karşı, mallarınız, canlarınız ve dillerinizle savaşın." (Ebu Davud)
"Cihadı terk ettiğiniz zaman, Allah size zilleti musallat kılar. Tekrar dininize dönünceye kadar, onu üzerinizden atamazsınız." (Ebu Davud)
"Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa, diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin (yani buğz etsin). İmanın en zayıfı da budur." (Müslim)
Bu yazımızda, son dönemde gittikçe yoğunlaşan, İslam’ın temel kavramlarını ve imajını çarpıtmaya yönelik çalışmalara dikkat çekmeye çalıştık. Değindiğimiz konuların, aysbergin sadece görünen kısmı olduğunda şüphe yoktur. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de İslam düşmanları, dolaylı ve üzeri örtülü faaliyetlerle dinimize zarar vermeye çalışmaktadırlar.
Sonuç olarak, Müslümanlar olarak, kendi inanç ve değerlerimizi hangi kaynaklardan ve kimlerden aldığımıza çok dikkat etmeli, dinimizi asli çizgisinden kopararak, Müslümanları farklı mecralara sürüklemeye çalışan odakların oyunlarına gelmemeliyiz.
|
| M. NİHAT MALKOÇ | |
YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
|
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »
• Mayıs 10, 2008 - Bugün, şu an ölsek, namazımız bize arkadaş, yoldaş
|

Biz her namazı son namaz olarak kılarız. İkindiyi kıldık. Şu an ölebiliriz. Akşama yetişirsek, akşamı da son namazımız gibi kılarız. Yatsıya yetişmek diye bir garanti yok elimizde...
İnsanın ölmesi çok basit... Kalp durdu mu işimiz bitti. Kalbimizi çalıştıran ALLAH, kalbimize dur dese, bir sonraki namaza yetişemeyiz!
İnsanda tembellik kulağı vardır. Yani her insanda zaman zaman tembellik olabilir. Önemli olan, tembellik ibadete mani olmasın. Dinlenmek iyidir.
Uyku ne büyük nimet. Amma uykuyu tembelliğe dönüştürmesi kötü. Uyuyalım amma sabah namazına engel olmasın. Tembellik duygumuz içimizden üflüyor;
"Yahu yat!" Açlık kulağımızla açlığımızı hissediyoruz mesela. Organların insanlara hükmetmesidir bu. Vücut diyor ki: "Ben yorgunum!" Onun sözüne kulak asıp yatıyoruz. İnsan ebediyen yaşayacağını zanneder. Ölmek aklına bile gelmez. İnsan şöyle düşünmeli: "Ölmeden şu akşam namazımı da kılayım..."
Ben bu yaşa geldim. Düşünüyorum; elimde hiçbir şey yok. Öldüğüm anda elimde kalacak tek şey ibadetler...
Tek kazancım ibadetler. Gerisi boş... Çok güzel yemekler yedik. Hepsi gitti. Gezdik eğlendik. Hepsi geçti. Para biriktirdik, yiyemedik. Şöhretimiz dağlar kadar yükseldi. İşe yaramadı. Elimizde bir tek şey kaldı. İman ve ibadet... Sanki ömrümüz boşa geçti. Her şey boşmuş...
"Her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?
Madem vermiyor; çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun ab-ı hayatı ve lâtife-i Rabbaniyyemin hava-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir." (21. Söz)
Bir ömür boyu nefes alıp verdik. "Yeter artık, nefes almayacağım!" diyor muyuz? Bir ömür boyu su içtik. "Artık su içmeyeceğim!" diyor muyuz? Öyle bir iman gerek ki, namaz su gibi, hava gibi olsun...
"Kılmazsam yaşayamam." diyebilmek... Ben öyle şahıslar gördüm ki, odasında bir tane rahle var. Kendisi kıbleye dönmüş, namazda oturur gibi oturuyor. Uykusu gelirse, başını rahleye koyuyor.
Her anı secdede... "Namaza doyamıyorum!" diyor. Rabb'imiz böyle mübarek kulları ne de güzel övüyor: Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar aksatmazlar. (Mearic 70/23) Onlar ki namazlarını muhafaza ederler. (Mearic 70/34)
Eğlenceler, dünya hayatının meşgaleleri bize hastalık verirken, namaz kılmak, hastalıklarımıza ilaç gibi tesir ediyor. Kalbimiz rahatlıyor. Üzüntümüz hafifliyor. Elemler geçiyor...
Biz namazı bitirdik, sarhoş kadehi bitirdi, kumarbaz oyunu bitirdi...
Bugün, şu an ölsek, namazımız bize arkadaş, yoldaş. Gerisi burada kalacak...
|
YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
|
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »
• Mayıs 9, 2008 - Senin ismin hatırına Ey Rasul! s.a.v. serin bir vahaya döner kavruk çöller.
|

Bütün sevgiler Sende başladı..Sen dokununca güzeleşti her şeyi.. Sen sevince sevildi,sevilmesi gerekenler..
Aşkın adı Sensin.. Sende topladı aşka dair ne varsa.. Ağaçlar,kuşlar ,bitkiler Senin adıyla hayat bulur..cezbeye gelir ismini andığında gökteki melekler... en sert kayalardan bile pınarlar fışkırır,Senin isminin hatırına.. Senin ismin hatırına Ey Rasul! s.a.v. serin bir vahaya döner kavruk çöller...
Sevgili! yürekler cosar adın anılınca,canlı-cansız kainatta her ne varsa,binler salat ve selam getirir Sana.. Senin yüzün suyu hürmetindedir gökten inen yağmurlar.. Sen koklayasın diye ,en güzel kokusunu takınır rengarenk çiçekler.. En güzel şarkılarını besteler,Sen duyasın diye bülbüller.. Kokusunu Senden alır Ey Rasul s.a.v. mis gibi kokan güller..
Sevgili! Aşıklar Senin sevginle mecnundur.. Senin sevginle ram olmustur gönlü imanla coşanlar.. Edipler hep Seni anlatır..can Sensin,canan Sen!! Sende hayat bulur Ey Rasul!! s.a.v. sevginin idrakine olanlar...
Sevgili!! Adını,Kendi ADıyla birlikte zikretti Rahman olan Yaratan c.c. Cennet,NUrunla şevke gelip ziynetlerini takındı.. Senin adındı,tövbesinin kabülüne vesile olan hz.Adem'ın a.s.
Sevgili! soğuk bir kışın ardındaki bahar güneşi gibi ısıttın insanları.. Nurunun aydınlığı yırtıverdi en zifiri karanlıkları.. Bir şefkat deryası gibi bürüdün ufukları.. Seninle açıldı tövbe kapıları.. ısıtmez bir haldeyken insanlar,Senin çağrında duydu kulaklar.. Görmesini Sen öğrettin,Seninle açılmıs gönüllerin kapanmıs yolları... Sendin Ey Rasul s.a.v. alemler için Rahmet pınarı..
Sevgili! izzet Sende ,seref Sende,şan Sendedir.. Yenilmez ordular karşısında kahreden zaferler Senindir.. Hayatına kastetmeye gelenler Sende dirildi..
Ey Rasul!!s.a.v. yalnızca Sana verilmiş Ey Rasul iki cihanın efendiliği.. salat ve selam Sana Ey Rasul.. Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellem! Eshedu en la ilahe ilallah ve eshedü enne Muhammeden Rasulullah!
salallahu aleyhi ve selem..
|
YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
|
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »
• Mayıs 9, 2008 - "kimseye muhtaç olmadan " geçinip gitmek herkesi temennisi...
|

Bir müslüman dünya hayatı için rızık peşinde koşarken,ebedi hayatını karartmamak için Rabbi'nin belirlendiği sınırları muhakkak dikkatle alır..
Yani haram ve helal ölçüsüne azami rıayet eder,ve şüphelerden uzak durmaya çalışır.. Bir kimse,Allah emrettiği gibi çalışır,rızgını helal yoldan ararsa,ezelde taktir edilen rızkına kavuşur..
dahası,bu rızık ona bereketli olur..
Ayrıca,ilahi sınırlara titizlik göstererek rızık peşinde koşan mü!minlere Allahu Teala hiç beklemedikleri kapılar açar..
ve rızıklarını unmadıkları yerden gönderir..
mü'min için rızkın her türlüsü de Allah'la bir irtibat vesiledir.. rızkı veren Yüce Allah olduğunu bilir ve O'na c.c. şükreder..
bir çok Ayet-i kerime ile Cenab-i Mevlamız bize öğretiyor ki,insanların rızkını genişleten,daraltan, dilediği kadar veren Odur c.c.
aslolan imtihandir.. iyi bir mü'min,içinde bulunduğu halde nasıl bir imihanla yüz-yüze bulunduğunu farkındadır.. Rabbi'nin rızasını arayan bir insan,elinde gelen vazifeyi yaptiktan sonra , O'nun c.c. taktirine razi olmalıdır..
"kimseye muhtaç olmadan " geçinip gitmek herkesi temennisi... Ama bu yolda elbet ölçüler vardır...
kalbimizde başlayan,sonra hayatımızda yansıması gereken ölçülerdir.. Mü'min olmak,ölçülü yaşamak demektir.. geçici olanı ebedi olana deştirmemek demek...
"Andolsun ,Biz sizleri biraz korku ,açlık,mallardan ,canlardan ,mahsullerden eksiltme ile imtihan edeceğiz..sabredenleri müjdele" (Bakara,155)
Evet değerli kardeşler.. Allahu Teala ,bize şer ve olumsuzluk gibi gelen her olayda,imanımızı,sabrımızı,ve sebatımızı denemekte,sözümüzde ve amelimizde samimi olup olmadığımızı, bizzat kendi kendimize gostermektedir..
her seyin maddeye ve konfora endekslendiği günümüz dünyasında,maddiyat açısından başkalarında geri kalmamak,çoluk-çocuğunu başkalarına imrenir duruma düşürmemek için durmak bilmez bir yarış ve koşturmaca içinde debeleyen insanımız, zaman-zaman bu yarısı kaybetmemek için yalnış yollara tevessül edebilmekte, ve helal yoldan elde ettiklerini yetinmeyip haramların kapısını zorlayabilmektedir..
oysa helal ve meşru yollardan ayrılmadığımız sürece bügün olmazsa yarın maksada nail olmak var..
"ve siz istediğiniz şeylerin hepsinden vermiştir.ve eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız, sayıp bitiremezsiniz.şüphe yok ki insan,elbette çok zalimdir,çok nankördür." (İbrahim,34)
|
YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
|
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »
• Mayıs 8, 2008 - Ya Rabbi Bize Kendi Katından Bir Veli Ver..!
|

Bir veli ver
“Ya Rabbi bize kendi katından bir veli ver.” (Nisa,75)
”Onlar Allah’ın hidayet verdiği kimselerdir, onlara uy.” (En’am 50)
İlk gençlik yıllarımızda insanları tanıyamamaktan, herkese hak ettiği gibi davranamamaktan, ölçü bulamamaktan şikayet ederdik. Sonraları nasıl olduysa bir “veli” kavramı girdi literatürümüze, kelime dağarcığımıza.
Vesile, rabıta, keramet, seyr–i süluk gibi sonraları hayatımızda çok önemli yeri olan kavramlarla karşılaştık.
Ve çok sevindik doğrusu. Gerçekten Allah’ın veli kulları var ve onlara yakın olmak onlardan feyz, muhabbet, aşk gibi manevi yaratılmışları istemek ve bir ölçü tutturmak mümkün.
Siz yazıyı okurken her bir cümlede ve hatta her bir kelimede farklı bir titreşim, akış, elektriklenme, nörotransmiter salınımı işte ne derseniz bir şey meydana geliyor. Şimdi size şöyle bir soru sorsam; “Hiç bu ayetlerde bahsedilen veli kullardan birinin de bizzat kendiniz olabileceğini düşündünüz mü?”
Bazı insanlar vardır; kibir, riya, ucub, haset, gıybet gibi hastalıklardan bahsedilse “Evet”, derler “bunların hepsi kesinlikle bende mevcut”.
Peki ya velilik vasıfları?
Kur’an–ı Kerim’de kendini kınayan nefse yemin ediliyor. Kendimizi kınamaya başladığımızda velilik basamaklarında da yükselmeye başlıyoruz. Tabii insanın hatasını bilmesinden daha güzel bir şey var mı? (Hatayı düzeltmek belki).
Manevi gelişmemizi izleyen insan–ı kamil seyrettiğimiz yolda zorluklarla karşılaştığımızda en çok bize kendini hatırlatıyor.
Gerçek murakabeyi elde edebilmek için insan–ı kamilin murakabesinde olduğumuzu düşünüyoruz. Böylece uzaklaşıyoruz günahlardan, hatalardan.
Hz. Peygamber’in sevgisi her geçen gün büyüyor gönlümüzde ve O’nu görebilme isteği…
O’nu ne kadar seversek Rabbimizi de o kadar seviyoruz ve hep dua ediyoruz; ”Allah’ım bize Senin sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve Sana ulaştıracak olan salih amellerin sevgisini ver” diye…
Bu isteği de yine bize Allah–ü Teala veriyor. Biz Allah’tan neyi istersek ilk önce Allah (cc) onların meydana gelmesini istiyor, sonra bizim gönlümüze düşürüyor. “Vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi” hasılı kelam.
Kur’an–ı Kerim’de bahsedilen veli kullardan biri olmak acaba çok uçuk bir hayal mi?
Balığın karnına düşen peygamber “La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin” derken nefsini kınayıp dua ediyordu.
Belki biz de aynı şekilde davranıp balığın karnından kurtulabiliriz, ne dersiniz?
Balığın karnından kurtulmak belki bir anlamda nefsin esaretinden kurtulmaktır ve biz bunda ne kadar başarılı olabilirsek velilik basamaklarında da o derece yükselebileceğiz herhalde.
“Allah’ı O’nun dostlarıyla arayın. Eğer bu alemde Hak dostlarıyla Allah’ı bulursanız yarın ahiret hayatınızda da Rabbınızı ayın ondördü gibi görürsünüz”
Ne diyelim Allah bizlere dünyada dostlarıyla kendisini bulabilmeyi, ahirette de Cemalini görebilmeyi nasib etsin.
Kevser Doyurum
|
YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
|
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »
• Mayıs 8, 2008 - «Sizden kim güzelce abdest alır, sonra da: ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ...
|

Peygamber -aleyhisselâm-, ibâdet hayâtını temizlik üzerine binâ etmiştir. İnsanın rûhen temizlenmesinde, iyiliklere yönelmesinde ve nefsin ihsân mertebesine ulaşabilmesinde, maddî temizliğin de büyük bir tesiri vardır. Bu mânâda Cenâb-ı Hak:
“Allâh temizlenenleri sever.” buyurmaktadır. (el-Bakara 2/222) Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- de: “Temizlik îmânın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret, 1) hadîsi ile bu hakîkati ifâde etmiştir.
Allâh Teâlâ, huzûr-ı âlîsine çıkacak olan mü'min kullarının abdest alarak maddî ve mânevî kirlerden arınmış olmalarını istemektedir. Bu sebeple namaz ve tavaf gibi ibâdetlerden önce abdest almayı kullarına farz kılmıştır. İslâm âlimleri faziletine ve ehemmiyetine binâen, abdesti başlı başına bir tâat olarak görmüşlerdir. Abdestin fazîletini beyân eden bir rivâyet şöyledir: Ukbe bin Âmir -radıyallâhu anh- anlatıyor: “Develerimizi sırayla güdüyorduk. Bir gün nöbet bana gelmişti. Günün sonunda develeri kıra çıkardım. Dönüşte Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanına geldim, ayakta halka hitab ediyordu. Söylediklerinden şu sözlere yetiştim:
«Güzelce abdest alıp, sonra iki rekât namaz kılan ve namaza bütün rûhu ve benliği ile yönelen herkese cennet vâcib olur!»
Bunları işitince, «Bu ne güzel!» dedim. Önümde duran birisi, «Az önce söylediği daha güzeldi!» dedi. Baktım, bu kişi Ömer bin Hattâb idi. O, sözüne şöyle devam etti; Sen daha yeni geldin. Az önce şöyle demişti:
«Sizden kim güzelce abdest alır, sonra da: ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûluh', derse kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır. Hangisinden isterse oradan cennete girer.» ” (Müslim, Tahâret, 17)
Abdestin fazîletini anlatan diğer bir hâdiseyi de Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- nakletmektedir. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün kabristana geldiler ve: “– Allâh'ın selâmı üzerinize olsun ey mü'minler diyârının sakinleri. İnşaallâh birgün biz de sizin yanınıza geleceğiz. Kardeşlerimizi görmeyi ne kadar da çok arzuladım. Onları ne kadar da özledim!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm: – Biz senin kardeşlerin değil miyiz yâ Resûlallâh! dediler. Efendimiz :
“– Siz benim ashâbımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz dünyâya gelmeyenlerdir.” buyurdu. Ashâb-ı kirâm -radıyallâhu anhüm ecmaîn- :
– Ümmetinizden henüz dünyâya gelmeyen kimseleri nasıl tanırsınız ey Allâh'ın Resûlü, dediklerinde: “– Düşünün ki bir adamın ayakları ve yüzü beyaz olan bir atı var. O kimse bu atını, hepsi simsiyah olan bir at sürüsü içerisinde tanıyıp bulamaz mı?” diye sordu. Ashâb-ı kirâm: – Evet, bulur ya Resûlallâh! dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:
“– İşte onlar da abdest âzâları bembeyaz olduğu halde gelecekler. Ben önceden gidip havuzumun başında ikram etmek için onları bekleyeceğim…” buyurdu. (Müslim, Tahâret, 39)
Müslüman'ın fârik vasfı temizlik olduğu için, kıyâmet gününde de abdest âzâları nûrlu olarak parlayacak ve Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-' in ümmeti oldukları bu husûsiyetlerinden belli olacaktır. Bunu bilen mü'minler, abdesti en güzel şekilde almaya ve suyu mümkün olduğu kadar fazla yere ulaştırmaya çalışmışlardır. Tâbiînden Ebû Hâzim, Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-' ı abdest alırken görmüş, kollarını koltuğunun altına kadar yıkıyormuş. Bunun üzerine:
– Ey Ebû Hureyre bu nasıl abdest? diye sormuş. Ebû Hureyre:
– Ey Benî Ferrûh! Siz burada mıydınız? Burada olduğunuzu bilseydim böyle abdest almazdım, dedikten sonra şöyle devam etmiştir:
– Ben, dostum Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'i şöyle buyururken işittim; “Kıyâmet gününde mü'minin nûru, abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.” (Müslim, Tahâret, 40)
Abdest, sâdece ibâdet için alınmamalıdır. İslâm, ibâdet hâricindeki zamanlarda da, devamlı olarak abdestli bulunmaya teşvik etmiştir. Ancak buna müdâvim olabilmek ve her ânı temiz bir şekilde yaşayabilmek, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Bunu, ancak abdestli bulunmanın faydalarını ve önemini bilen kimseler başarabilir. İşte bu yüzden devamlı temiz bulunmak, îmânın bir alâmeti kılınmış ve hadîs-i şerîfte; “Abdeste, ancak mü'min kimse müdâvim olur.” buyrulmuştur. (Muvatta, Tahâret, 6) Nitekim bu konuda Sevgili Peygamberimiz'in hayâtında çok canlı misaller vardır. Ebû Cuheym -radıyallâhu anh-'ın anlattığına göre Allâh Resûlü, Cemel kuyusu tarafından gelirken bir kişiye rastlamıştı. Adam ona selam verdi ancak Efendimiz selâmını almadı. Hemen bir duvarın yanına varıp yüzünü ve ellerini meshederek teyemmüm etti, ondan sonra selâmını aldı. (Buhârî, Teyemmüm, 3) İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- şöyle anlatır; “Resûl-i Ekrem Efendimiz tuvâletten çıkar, önce suyu eline dökerek ellerini yıkar, sonra onu uzuvlarına sürerek hafif bir abdest alırdı. Ona: – Ey Allâh'ın Resûlü suyun yakınındasınız! (Niçin böyle yapıyorsunuz?) dedim. Efendimiz şöyle cevap verdi: “– Ne bileyim, belki ona ulaşamadan (rûhumu teslîm ederim.) ” (İbn-i Hanbel, I, 288) Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz, gusül abdesti alması gereken durumlarda, gusledinceye kadar abdestsiz durmamak için, ellerini duvara vurup teyemmüm ederdi. (Heysemî, I, 264)
Allâh Resûlü'nün bu tatbikâtı ve teşvikleri neticesinde çoğu mü'minler, abdestleri bozulduğunda hemen yenisini almayı veya abdestleri olduğu halde, üzerinden biraz zaman geçtiğinde, onu tâzelemeyi âdet hâline getirmişlerdir. Nitekim şanlı ecdâdımızın mübârek sîmâlarından II.
Abdulhamîd Hân'ın, yastığının altında bir tuğla bulundurduğunu, uykudan kalktığında, abdesthâneye gidinceye kadar bile abdestsiz yürümemek için teyemmüm ettiğini, kızı anlatmıştır.
Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- , buna teşvik için, abdesti olduğu hâlde, tâzelemek niyetiyle tekrar alan mü'minleri müjdeleyerek; “Kim abdestli olduğu halde, abdest tâzelerse, Allâh Teâlâ bu sebeple kendisine on (misli) sevab yazar.” buyurmuştur. (Tirmizî, Tahâret, 44)
Abdestin fazîleti ile alâkalı bir çok hadîs-i şerîf mevcuttur. Bunların hepsini zikretmek mümkün olmadığından, abdesti, hikmet ve fazîleti ile birlikte anlatan son bir hadîs-i şerîfe daha yer verelim:
“Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna su çeker) ve bunları temizlerse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra, Allâh'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, yüzü ile işlediği günâhlar, sakalının uçlarından su ile birlikte dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günâhları su ile birlikte parmaklarından dökülür gider.
Ardından başını meshedince, başının günâhları saçlarının ucundan su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günâhları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Daha sonra kalkıp namaz kılar, Allâh'a hamd ü senâda bulunur, O'na lâyık-ı vechile ta'zîmini gösterir ve kalbinden Allâh'tan başkasını (n korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu günkü gibi bütün günâhlarından arınır.” (Müslim, Müsâfirîn, 294)
Bu hadîs-i şerîfte, kulakları ve boynu meshetmek geçmemektedir. Ancak fıkıh kitaplarımızda bâzı delillere istinâden, başı meshettikten sonra içten ve dıştan kulakların, daha sonra da üçer parmağın arkası ile boynun meshedilmesi sünnettir, denilmektedir.
İnsan, Allâh'a tam olarak teveccüh etmedikçe, nefsinin tezkiyesi ve kalbinin tasfiyesi için bütün gayretiyle çalışmadıkça, hakîkî temizlik tahakkuk etmez. Rabbim islamı Kur'an ve sünnet ışığında gereği gibi yaşamayı nasip eylesin.
|
YORUM VAR (2) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
|
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »
• Mayıs 7, 2008 - İMANDAKİ KUVVET..HEKİMOĞLU İSMAİL
|

Bediüzzaman inziva sırasında sürekli namazda oturur gibi oturduğundan ayakları yara olmuştu.
Talebesi Molla Resul, Bediüzzaman Said Nursi'nin ayaklarına merhem sürerken "Hepimiz Allah'tan korkuyoruz. Ama senin ödün patlıyor! Sen de bizim gibi otursan ayağın yara olmazdı." diyor.
Said Nursi, "Kısa ömürde, kısa dünyada, ebedi hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat olayım, hem cenneti dava edeyim. Olmaz böyle bir şey. Onun için cesaret edemiyorum böyle rahat oturmaya." diyerek emek sarf etmeden cennete girilemeyeceğini söylüyor.
Dünya ahiretin tarlasıdır. Ne ekersen onu biçersin. Dünyada ne ekmeliyiz? Ölüm öldürülemiyor, ahiret kapısı kapanmıyor. Ağaç köklerini, bitkileri yer altında koruyan, yaşatan Allah, toprak altındaki insanları da diriltecektir. Ölmekle beden ölür, ruh yaşamaya devam eder. Kur'an-ı Kerim'de "... Ölü iken sizi O diriltti, sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na döndürüleceksiniz." (Bakara, 28) buyruluyor.
Dünyaya gelmemizdeki gaye, Allah'ın verdiği beyinle İslam'ı öğrenmek, anlamak ve yaşamaktır. Bir şahıs elektrikçiliği öğrenir, elektriği anlamazsa kaza yapar. İşte İslamiyet'i öğrenmek de yetmiyor, anlamak lazım ki harama girilmesin. Dünya hayatıyla İslami hayat bütünleşmelidir. Dünya hayatıyla ahiret hayatı ayrı olamaz. Zaten İslamiyet, dünyada yaşanacak bir dindir.
İslam'a hizmet, Müslümanca yaşamaktır. Cennete giden yollar, dikenli ve zor gibi görünür. Yol zor değil, sıkıntılı değil... Adamın biri yalın ayak dolaşıyor, fakirliğine üzülüyormuş. Bakmış ki yoldan gelen bir adamın ayağı yok "Çok şükür!" demiş. "Benim ayakkabım yok ama ayağım var." Şuurlu Müslüman'ın sıkıntısı yoktur. Çünkü sıkıntıyı rahmet olarak görür. Hasta olur, hastalığı Allah'ın hediyesi kabul eder, fakir olur, o haliyle şükretmenin zevkini tadar.
Çok zengin bir adamın çocuğu felç olmuştu. Diyordu ki: "Servetimin bütününü vereyim, şu çocuğumu iyileştirin..." Biz zannediyoruz ki o adam çok zengin. Halbuki servet denen şeyi bir "tedavi" için tüketmeyi göze alıyor. Huzur, insanın içinde olmalıdır. Saraylarda oturan insanlar rahat mıydı? İnsanın içinde sıkıntı varsa dışarıdaki konfor bir mana ifade etmez. Bu sebepten şuurlu Müslüman'ın başına gelen felaketler, bize göre felakettir, ona göre rahmettir.
Said Nursi Barla'da dağın başında otururken diyor ki: "Sungur, beni öldürmek için uçaklar gelse, ben derim ki "Sungur bana bir kahve yap!" Ki, üstad pek kahve içmezdi. Her türlü kötülüğe, zulme, haksızlığa razıydı. Çünkü bunları Allah'tan gelen rahmet olarak görürdü. İşte hayatın iyi ve kötü tarafları bizim anlayışımıza bağlıdır. Üstad Bediüzzaman, "Bin canım olsa imana ve ahirete feda etmeye hazırım." buyurmuş.
Osmanlı Devleti zamanında ve daha eskilerde savaşa giden askerler, "Allah'ım bana şehitliği nasip et." diye dua ediyorlardı. Ölümden korkmayanı düşman korkutamaz. Böylece onlar zaferden zafere koştular. Yavuz Sultan Selim düşman kumandanına diyor ki: "Eğer bizim üstümüze gelirseniz sizin dünyayı sevdiğiniz kadar, ahireti seven askerlerimle karşınıza çıkacağım."
Biliyorlar ki şehitler ölmez. Vuruldukları an, cennet hayatına geçecekler. Hürmet ettiğim bazı insanlar vardı, hâlâ var. Onları üzmemek için dikkatli hareket ederim. Onları üzmekten korkarım. Bu kadar nimetleri bana veren Allah'a karşı saygısızlık yapmaktan korkarım.
Kalbimizi çalıştıran Allah, hayalimizden geçenleri bilir. Elhamdülillah beynimizde İslami ilimler, kalbimizde iman var. Böylece dünya denilen bu mekanda "İnsan" olduğumuzu Allah'ın izniyle ispat edip, ahirete gideceğiz inşallah. Dünya denilen bu fabrikada çalışıp, ücretimizi almaya gideceğiz inşallah...
|
YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
|
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR » s.a. SELAMÜNALEYKÜM SELAM Hayırlı çalışmalar s.a.
| |
|
|
her şeyi islam dini güzel yaşamakla güzelleşir..huzur dini islam bana nasip eden Mevlam binlerce şükürler olsun
| |