haber

14/5/2008 ·

HAYATI ANLA HAYATI YAŞA

............ (nurullahtuna1432@hotmail.com)

 

Vatan-Gazetesinden-cirkin-oyun!

Vatan Gazetesi'nden çirkin oyun!
Vatan'ın habercilik anlayışı gazeteci-yazarlar tarafından utançla izleniyor      
Hazırlanma sürecinde mesleki ve etik kuralların hemen hiçbirine uyulmayan haberler, İstanbul Çavuşbaşı'nda yaşayan ve olaya şahit olan vatandaşlar tarafından tepkiyle karşılandı. Çevre sakinlerinin Samanyolu Haber mikrofonlarına anlattığı birbirinden ilginç iddialar ise oynanmak istenen oyunun ne denli çirkin olduğu konusunda fikir verdi: "Buraya çarşaflı üç kadın getirdiler. Onların fotoğraflarını çektiler. Biz tepki gösterince de birlikte aynı arabaya binip kaçtılar."

Vatan Gazetesi'nin "bir muhabirin haksız yere saldırıya uğradığı gerekçesiyle" günlerdir büyük puntolarla devam ettiregeldiği haberlerin gerçeği yansıtmadığı ortaya çıktı. Yaşanan olayın gerçek yüzünü araştırmak üzere bölgeye giden Samanyolu Haber ekipleri bölge halkının medyaya karşı çok tepkili olduğunu gördü. Tepkinin sebebi Vatan Gazetesi'nde yer alan haberlerin gerçekle yakından uzaktan ilgisinin bulunmayışıydı
  Beyanat vermek istemedikleri için beklemedikleri bir medya taciziyle karşı karşıya kaldıklarını ifade eden yöre sakinleri kameralara konuşmasalar da yaşanan olayları detaylarıyla anlattılar. "Biz Vatan Gazetesi muhabirlerine de röportaj vermeme prensibimiz olduğunu ilettik" diyen vatandaşlar hiç de hoş bir cevapla karşı karşıya kalmadıklarını vurguladılar.

Bu arada semtte bulunan Cumhuriyet Çıkmazı levhasının da bölge halkıyla ilişkilendirilmek istenmesi olayın vehametini bir kat daha arttırdı.

Çevre sakinlerinin Samanyolu Haber mikrofonlarına anlattığı birbirinden ilginç iddialar ise oynanmak istenen oyunun ne denli çirkin olduğu konusunda fikir verdi: "Buraya çarşaflı üç kadın getirdiler. onların fotoğraflarını çektiler. Biz tepki gösterince de birlikte aynı arabaya binip kaçtılar."

Kartel-medyasinin-son-hedefi-Mahmut-Ustaosmanoglu
08 Mayıs 2008 / 09:03
Kartel medyasının son hedefi Mahmut Ustaosmanoğlu
Medya, 79 yaşındaki Mahmut Ustaosmanoğlu Hocaefendi ve sevenlerini tekrar gündemine aldı.

SKANDALI ÖĞRENEN ERDOĞAN: GÖREVDEN HEMEN ALIN

Şener'in büyük Rüşvet Skandalı
"Yemedim, yedirmedim" diye TV, TV dolaşan Şener'in rüşvet skandalına buyrun...

Ankara’ya çok sık gelmiyorum ama her geldiğimde de çok ilginç şeyler duyuyor, öğreniyorum. Bu kez de TMSF’deki ilginç rüşvet olayını dinledim. TMSF, faaliyetlerini devraldığı bankaların alacak tahsillerindeki uygulamaları ile yıllardır gündemde. Uygulamaları hep ses getirmiştir. Hortum adı verilen bazı uygulamalar kamuoyunda destek bulmuş, bazı uygulamaları hukuki zorlama olarak yorumlansa da kamu alacağının tahsili adı altında kamuoyu desteğini arkasına almaya devam etmiştir. TMSF’nin birçok uygulamalarını kamuoyu yakından takip etmiş, kimi uygulamaları ise gün ışığına çıkmadan kapalı kapılar arkasında kalmayı başarmıştır.

Olaya yakından tanık olan Başbakanlık’taki üst düzey bir yetkiliden edindiğim bir bilgi: TMSF’de kapalı kapılar ardında gizemini koruyan çok önemli bir konuyu bugün siz değerli okurlarımla paylaşmak istiyorum. TMSF Fon Kurulu’na TMSF’nin bağlı olduğu Bakan Abdullatif Şener’in kontenjanından Şener’in danışmanlığını yapan Hasan İncekara atanıyor. Atanma şartlarını taşıyor.

Ancak İncekara’nın Başbakan Yardımcısı Danışmanı sıfatı, Kurul Üyesi ünvanı ile birleşince gücüne güç katıyor. Kendisini böyle güçlü hisseden Hasan İncekara, TMSF ile işi olan bazı önemli işadamlarına işi çözebileceği yolunda el altından haber gönderiyor. Fon Kurulu’nda bankacılıktan anlayan tek üyenin kendisi olduğunu, dolayısıyla Kurul’da ne derse kararın öyle çıkacağını söyleyerek kendisini pazarlıyor. İncekara, bununla da yetinmiyor ve Fon ile önemli sorunu olan bir holdingin tepe yöneticisine de haber gönderiyor ve işlerini çözmek istediğini belirterek tepe yönetici ile baş başa görüşmek istiyor. Holdingin tepe yöneticisi çaresiz Fon’un bu güçlü ismi ile buluşmak zorunda kalıyor.

TMSF Kurul üyesi Hasan İncekara, holdingin tepe yöneticisini yanına alarak Etiler Ulus’ta çok pahalı bir binanın önüne gidiyor. “Bana bu binanın şu dairesini, size vereceğim şu isim adına alacaksınız, ben de sizin TMSF gündeminde bulunan işlerinizi halledeceğim” diyor. ‘Almazsanız da başınıza geleceği tahmin edersiniz’ diye aba altından sopa göstermeyi ihmal etmiyor. (Bu konuda hangi binanın, hangi dairesinin alınacağı tapuda kimin adının olacağı bilgisi bende saklı, gerektiğinde bunu da açıklayabilirim.) Tepe yönetici şaşkın, ne yapacağını bilemiyor. Eveliyor, geveliyor, “bakalım” diyor. İncekara, o kadar gözü dönmüş ki bu olayı yakın çevresine de aktarmada behis görmüyor. Konu iyiden iyiye dilleniyor. Konu birkaç kanaldan TMSF Başkanı Ahmet Ertürk’ün kulağına da geliyor. Ertürk önce inanmıyor, iftira atıldığını düşünüyor. Ertürk, adı geçen holdingin tepe yöneticisini makamına çağırıp bu olayın doğru olup olmadığını soruyor. Tepe yöneticisi “Maalesef doğru” diyor. Ahmet Ertürk bir iki toplantıda o holding ile ilgili ortaya zarf atarak emin olmak istiyor. Bizim anlı şanlı Kurul üyemiz hemen zarfı alıyor.

Şener Rüşvetçiyi resmen korudu
Ertürk, bunu bir iki kez tekrarlayarak teyit edince, durumu bağlı olduğu ve aynı zamanda bu kişinin daha önce danışmanı olarak görev yaptığı Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener’e aktararak bu kişinin görevden alınmasını öneriyor. Bakan Şener, “İyi almasına alalım da şimdi zamanı değil. Siz o holding ile ilgili kararlarınız alın, onun da imzası olsun. Ayrıca bu kişi benim seçim bölgem Sivas için şu anda bana lazım. Bu olay biraz yatışsın sonra alırız” diyor.

Ya o ya ben noktasında
TMSF Başkanı Ahmet Ertürk artık kurulda huzursuzdur. Toplantılarda söz alıp konuşan üyesi İncekara’nın tüm önerilerini kuşku ile takip ediyor. Ancak, Kurul üyesi İncekara hiçbir şeye aldırmadan pervasızca önerilerine devam ediyor. Başkan Ertürk, birkaç kez daha Başbakan Yardımcısı Şener’in kapısını çalıyor, ancak sonuç alamıyor. Ertürk öyle bir noktaya geliyor ki ya bu üye gidecek, ya da kendisi başkanlıktan ayrılacak. Bu kararı kafasında olgunlaştıran Ertürk, Başbakan Erdoğan’ın kapısını çalıyor. “Sayın Başbakanım, bu arkadaş ile şöyle sorunlar yaşıyorum. Bu arkadaşın bu işlerini duymayan kalmadı. Kurumun adı gereksiz yere suistimallerle gündeme gelecek, Başbakan Yardımcısı Abdullatif Şener’e aktardım, ancak sonuç alamadım” diyor. Başbakan Erdoğan, kulaklarına inanamıyor. Köpürüyor ve gerekenin yapılacağını söyleyerek Ertürk’ü İstanbul’a gönderiyor.

Akçeli pazarlıklar yapıyor
Ahmet Ertürk İstanbul döner dönmez kuruma gidiyor. Özel Kalem Müdürü kendisine Emniyet Genel Müdürlüğü’nden özel kurye ile gelen kırmızı mühürlü bir zarfı uzatıyor. Ertürk heyecanla zarfı açıyor, aman Allahım o da ne? İstihbarat Daire Başkanı Hanefi Avcı imzalı yazıda, “Fon Kurulu üyeniz Hasan İncekara, teknik takibe alınan Erol Evcil ile çeşitli kere yaptığı görüşmeler bizim takibimize takılmış. Bu görüşmede Kurul üyeniz İncekara, Fondaki işleri çözmek için akçeli pazarlıklar yapıyor haberiniz olsun” deniliyor. Ahmet Ertürk bu zarfı alarak tekrar Başbakanlık yolunu tutuyor. Konuyu Başbakan Erdoğan’a aktarıyor. Başbakan Erdoğan, “Görevden hemen alın” talimatını veriyor. İncekara Şener’in makamına davet edilip, istifası isteniyor. Ancak İncekara istifaya yanaşmıyor. İşe girerken elinden alınan boş istifa dilekçesinin işleme konulacağı söyleniyor. İncekara soluğu noterde alıyor ve daha önce vermiş olduğu boş istifa dilekçesinin hükmü olmadığı yolunda ihtar çekiyor. Ancak Başbakan Erdoğan’ın görevden alın kararı üzerine kendisi ile bir pazarlık daha yapılıyor. İncekara “Beni ancak başka bir göreve atarsanız kabul ederim” diyor. DPT de bir göreve atanması konusunda razı ediliyor ve TMSF görevinden alınıyor. İncekara şu an hangi kurumda ne iş yapıyor diye araştırmadım. Araştırmak da istemem.
Aydın Ayaydın/Vatan


 Parti kur talimatına uymayan Şener hakkında yolsuzluk dosyaları açıldı ve ortaya kondu Şener'e bizi dinle denildi (bence). Şenerde büyük bir ihtimal dinlemek zorunda kalacak bazılarını. AKPARTİ hakkında en sert şekilde konuşmaya başlar yakında ve ..........  Bekleyin ne demek istediğimi yakında göreceksiniz

 

 

                            (nurullah tuna)

ÜSTADIM SAİD NURSİ HZ.

10/5/2008 ·

hazan mevsimleri

10/5/2008 ·


• Mayıs 10, 2008 - ÇARPITILAN KAVRAMLAR VE İSLAMIN İMAJI..

BÖLÜM KATEGORİSİ: MAKALE
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »

ÇARPITILAN KAVRAMLAR VE İSLAMIN İMAJI
 78. Sayı
 Haziran 2007
 
Allah için sevmek, Allah için buğz etmek

Müslüman Allah için sever, Allah için nefret eder. Onun yaşamı nefsin emirleri doğrultusunda cereyan etmez. O daima nefsiyle savaş halindedir. Onun sınırlarını ayetler ve hadisler çizmiştir.

İslam sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü dinidir. Fakat bu kavramların sınırları da çizilmiştir. Bunları da layık olana göstermek izzetli olmanın şartıdır. Mümin, dostunu ve düşmanını bilir; düşmanlarını dost safına çekmek için gayret sarf eder. Lâkin bunu yaparken inançlarından asla taviz vermez.

Yüce Peygamberimiz müminde olması gereken, olmazsa olmaz türünden üç özelliği şöyle sıralar: "Şu üç özellik kimde bulunursa o kişi, imanın zevkini tatmış olur. Bunlardan birincisi: Allah ve Resulü, kendisine başkalarından daha sevimli olmak. İkincisi: Sevdiği kimseyi sadece Allah için sevmek. Üçüncüsü de: İmandan sonra küfre dönmeyi, ateşe atılıyormuş gibi kötü görmek."

Son yıllarda Müslümanlar üzerinde oynanan oyunlar çoğalmıştır. İçte ve dıştaki bazı şer mihraklar, iman cilasıyla yürekleri dolunay gibi parıldayan bu güzel insanları lekeleme gayreti içerisindedir.

Bazı kesimler, sabit fikirleriyle hareket ederek, nerde bir şiddet içerikli hadise yaşansa, onu Müslümanların sırtına yüklemektedir. Bu yük altında ezilen müminler, haksızlığa uğramış olmanın getirdiği moral bozukluğunu üzerlerinden atamamakta, bilinçleri yaralanmakta, gadre uğramaktadır. Oysa, İslamiyet şiddeti ve nefreti asla tasvip etmemiştir.

Sevgi ve Şefkat Dini

İslamiyet sevgi, şefkat ve merhamet ilkeleri üzerine bina edilmiştir. Resulullah Efendimiz bir sevgi insanıdır. Onun dudaklarından dökülen her söz sevgiyi ve dostluğu perçinler niteliktedir.

Kâinatı yaratan ve insanlığın hizmetine sunan Yüce Allah, kullarına karşı sevgi ve merhametle yaklaşmakta, bu davranış tarzını kulların sosyal ilişkilerinde de ısrarla istemektedir. Bunu bir ibadet gibi kıymetlendirmektedir. Allah Teâla bu hususta kudsi bir hadis-i şerifte şöyle buyurmaktadır: "Benim rızam için birbirini sevenlere, benim için bir araya gelenlere, benim için birbirlerini ziyaret edenlere ve benim için yardımlaşanlara sevgim vacip olmuştur."

Sevgiyi ve hoşgörüyü başına taç eden, Allah için sevmeyi ibadet hükmü içerisinde değerlendiren bir inancın akidelerinde şiddete ve nefrete dair hiçbir şey bulamazsınız. Şayet istenmedik şeyler yaşanıyorsa, bu inancın zaaflarından değil, kişilerin zihniyet yapılarının sakatlığından kaynaklanmaktadır.

Resulullah'ın şu mübarek sözü, İslam'ın hayata ve insanlığa bakış açısını bütün çıplaklığıyla gözler önüne sermektedir: "Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta bir vücuda benzerler. Vücudun bir uzvu hasta olduğu zaman, diğer uzuvlar da bu sebeple uykusuzluğa ve ateşli hastalığa tutulurlar."

Hümaniz’min Sakat Görüşü

Müslüman'ın sevgisi de, nefreti de Allah içindir. Bazılarının söylediği gibi batı kaynaklı ‘hümanizm’ adına, Allah'ın sevmediklerini sevmek ‘insancıllık’sa, biz Müslümanlar olarak asla böyle bir yaklaşımı tasvip etmeyiz.

Dünyaya gelişimiz ve vakit dolunca buradan göçüşümüz Allah'ın takdiri ve kudreti icabıdır. Kendimizde alelâde bir güç görmek, ne kadar sakat bir mantığa dayanıyorsa, kendimizi zayıf ve hadiselere karşı hiçbir hükmü olmayacak derecede aciz görmek de o derece çürük bir anlayışa dayanmaktadır.

Mümin güçlüdür, gücünün farkındadır. Nefsimize ve etrafımızdaki şer cephesine karşı diri ve cesur görünmek mecburiyetindeyiz. "İnanıyorsanız güçlüsünüz" ilahi hükmü, bize moral ve motivasyon vermektedir. Zira iman, insanı güçlü ve diri kılar.

‘Fikir ve Din Mühendisliği’

İslam’a gizli düşmanca duygular taşıyan kesimler, bazı İslami kavramları kendi emellerine alet eder şekilde tanımlayarak, İslam’ı ve Müslümanları töhmet altında bırakmaya çalışıyorlar. Dünyada İslam’a yönelen insanları, kendi hedeflerine uygun bir şekilde yönlendirerek, ‘fikir ve din mühendisliği’ yapmaya çalışmaktadırlar.

İşin can alıcı noktası ise batıda kotarılmış bu planları ülkemizde ve diğer Müslüman ülkelerde uygulamaya koyanların yerli/müslüman kimliğine sahip olmalarıdır. İlim adamı, araştırmacı, ilahiyatçı görünümünde, ilmi kisveyle ortaya çıkan bu tipler, halkımızın saf inancını etkilemek için her türlü fikri ve ilmi faaliyeti kullanmaktadır. Tabiri caizse, bunlara ‘Yerli oryantalist’ denilmektedir.

İslam’ın temel konularını yeterince bilmeyen halkımız, bu görüşlerin etkisinde kalmakta, İslami hizmetlere, yer yer kuşkuyla bakabilmektedir. Bu sonuç, tam da İslam’a düşman kesimlerin istediği bir tablodur.

>Çarpıtılan bir kavram ‘cihad’

Yine son yıllarda çarpıtılarak gündeme getirilen diğer bir konu da İslam’daki ‘cihad’ kavramıdır. Cihat kavramı farklı zihinlerde farklı şeyler çağrıştırmaktadır. Oysa 'cihat' İslâm'ın yükselmesi, korunması ve yayılması için her türlü çalışmada bulunmak, uğraşmak, gayret sarf etmek ve bu yolda sıcak ve soğuk savaşa girmektir.

Bunun aşamalarını da ayet ve hadislerden öğrenebiliriz. Yoksa bazılarının dediği gibi cihat saldırganlık duygularının tatmini değildir. Bu kavramın içini doldurmada bilinçli yönlendirmede bulunanlar, bu dine zarar vermektedirler. Bazı kesimlerin empoze ettiği gibi İslamiyet kılıçların gölgesinde bugünkü konumuna gelmemiştir. Aksine sevgi ve merhamet anlayışının davranışlarımızı şekillendirmesiyle bu konuma gelmiştir.

Aşağıdaki ayetler cihatla ilgili hükümler bildirmektedir: "Ey Peygamber! Kâfirlere ve münafıklara karşı cihad et. Onlara karşı sert davran. Onların varacakları yer cehennemdir. O ne kötü bir yerdir." (Tevbe, 73)

"Ey iman edenler! Kâfirlerden size yakın olanlara karşı savaşın ve onlar (savaşırken) sizde bir sertlik bulsunlar. Biliniz ki Allah muttakilerle beraberdir." (Tevbe, 123)

Bu ayetlerden yola çıkanlar, İslam’ın savaşı öngören bir din olduğunu ileri sürseler de bu, doğru bir kanaat değildir. Hadiseye önyargılarla ve at gözlüğüyle bakanlar ve bakılmasını isteyenler, hiçbir zaman gerçekleri göremezler. Aslında amaçları da gerçeği görmek değil, tersine çarpıtmaktır. Zira, savaştan evvel barışçı yollar aramak İslam’ın önemli bir ilkesidir ve İslam tarihi bunun sayısız örnekleriyle doludur.

İslamiyet cihada çok mühim bir yer ve değer vermiştir. Fakat cihat durup dururken yapılan bir eylem değildir. İslamiyet, ancak şartlar olgunlaşınca cihadı bir mecburiyet olarak görmektedir. Üstelik cihat savaşmak ve kan dökmek değildir sadece…
 

Manevi Cihad; ‘Nefisle Mücadele’

Cihadı maddi ve manevi olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Manevi cihat, maddi cihattan daha mühimdir. Çünkü kişi kendi nefsiyle savaşıp onu yenemedikten sonra, başkalarıyla mücadeleye girişmesi çok anlamlı bir fiil olmasa gerek. Savaşa kendi iç dünyamızdan başlamak en doğrusudur.

Özellikle Müslümanların kimlik ve inançlarından koparılmak istendiği bir dönemde, manevi cihadın önemi iyiden iyiye artmıştır. Manevi cihadın konusu ise Müslüman şahsiyetini, itikad, amel ve ahlaki bazda sağlamlaştırmak, Hakkın rızasına uygun hale getirmektir.

Manevi cihat, bütün Müslümanların kendi nefsi arzularını gemlemek amacıyla nefis ve şeytanın tuzak ve hilelerine karşı mağlup olmamak için yürüttükleri topyekûn bir savaştır. Buna cihat-ı ekber (büyük cihat) de denir. Demek ki en büyük cihat nefse karşı yapılandır.

Hz. Muhammed (sav) "Emrolunduğun gibi dosdoğru ol" (Hud, 112) ayet-i kerimesi ile ilgili olarak "Hud Suresi beni ihtiyarlattı" demesi, manevi cihadın zorluğunu ve zorunluluğunu ortaya koymaktadır.

Yine Kur'an-ı Kerim'de "… Yere ve onu yayıp döşeyene, nefse ve ona birtakım kabiliyetler verip de iyilik ve kötülüklerini ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir." (Şems,1-10) denerek nefisle baş etmenin, onunla savaşmanın ehemmiyeti vurgulanmıştır.

Resulullah Efendimiz müşriklerle yapılan savaşlarda daima ordunun önünde yer almıştır. Fakat, savaş noktasına gelmeden evvel tebliğ vazifesini eksiksiz olarak yerine getirmiştir. Tebliğ vazifesini yerine getirirken de asla usanmamış ve hiçbir yılgınlık göstermemiştir. Fakat netice hasıl olmayınca, son raddede imkânlar tükenince, en son yol olarak savaşmayı uygun görmüştür. Onun cihatla alakalı hadislerinden bazıları şunlardır: "Müşriklere karşı, mallarınız, canlarınız ve dillerinizle savaşın." (Ebu Davud)

"Cihadı terk ettiğiniz zaman, Allah size zilleti musallat kılar. Tekrar dininize dönünceye kadar, onu üzerinizden atamazsınız." (Ebu Davud)

"Sizden herhangi biriniz bir kötülük görürse, onu eliyle değiştirsin. Buna gücü yetmiyorsa, diliyle değiştirsin. Ona da gücü yetmiyorsa, kalbiyle değiştirsin (yani buğz etsin). İmanın en zayıfı da budur." (Müslim)

Bu yazımızda, son dönemde gittikçe yoğunlaşan, İslam’ın temel kavramlarını ve imajını çarpıtmaya yönelik çalışmalara dikkat çekmeye çalıştık. Değindiğimiz konuların, aysbergin sadece görünen kısmı olduğunda şüphe yoktur. Tarih boyunca olduğu gibi bugün de İslam düşmanları, dolaylı ve üzeri örtülü faaliyetlerle dinimize zarar vermeye çalışmaktadırlar.

Sonuç olarak, Müslümanlar olarak, kendi inanç ve değerlerimizi hangi kaynaklardan ve kimlerden aldığımıza çok dikkat etmeli, dinimizi asli çizgisinden kopararak, Müslümanları farklı mecralara sürüklemeye çalışan odakların oyunlarına gelmemeliyiz.
M. NİHAT MALKOÇ

YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı

• Mayıs 10, 2008 - Bugün, şu an ölsek, namazımız bize arkadaş, yoldaş

BÖLÜM KATEGORİSİ: MAKALE
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »

Biz her namazı son namaz olarak kılarız. İkindiyi kıldık. Şu an ölebiliriz. Akşama yetişirsek, akşamı da son namazımız gibi kılarız. Yatsıya yetişmek diye bir garanti yok elimizde...

İnsanın ölmesi çok basit... Kalp durdu mu işimiz bitti. Kalbimizi çalıştıran ALLAH, kalbimize dur dese, bir sonraki namaza yetişemeyiz!

İnsanda tembellik kulağı vardır. Yani her insanda zaman zaman tembellik olabilir. Önemli olan, tembellik ibadete mani olmasın. Dinlenmek iyidir.

 

Uyku ne büyük nimet. Amma uykuyu tembelliğe dönüştürmesi kötü. Uyuyalım amma sabah namazına engel olmasın. Tembellik duygumuz içimizden üflüyor;

 

 "Yahu yat!" Açlık kulağımızla açlığımızı hissediyoruz mesela. Organların insanlara hükmetmesidir bu. Vücut diyor ki: "Ben yorgunum!" Onun sözüne kulak asıp yatıyoruz.
İnsan ebediyen yaşayacağını zanneder. Ölmek aklına bile gelmez. İnsan şöyle düşünmeli: "Ölmeden şu akşam namazımı da kılayım..."


Ben bu yaşa geldim. Düşünüyorum; elimde hiçbir şey yok. Öldüğüm anda elimde kalacak tek şey ibadetler...

 

 Tek kazancım ibadetler. Gerisi boş... Çok güzel yemekler yedik. Hepsi gitti. Gezdik eğlendik. Hepsi geçti. Para biriktirdik, yiyemedik. Şöhretimiz dağlar kadar yükseldi. İşe yaramadı. Elimizde bir tek şey kaldı. İman ve ibadet... Sanki ömrümüz boşa geçti. Her şey boşmuş...


"Her gün her gün ekmek yersin, su içersin, havayı teneffüs edersin; sana onlar usanç veriyor mu?

 

Madem vermiyor; çünkü ihtiyaç tekerrür ettiğinden usanç değil, belki telezzüz ediyorsun. Öyle ise, hane-i cismimde senin arkadaşların olan kalbimin gıdası, ruhumun ab-ı hayatı ve lâtife-i Rabbaniyyemin hava-yı nesîmini cezb ve celb eden namaz dahi, seni usandırmamak gerektir." (21. Söz)

Bir ömür boyu nefes alıp verdik. "Yeter artık, nefes almayacağım!" diyor muyuz? Bir ömür boyu su içtik. "Artık su içmeyeceğim!" diyor muyuz? Öyle bir iman gerek ki, namaz su gibi, hava gibi olsun...

"Kılmazsam yaşayamam." diyebilmek...
Ben öyle şahıslar gördüm ki, odasında bir tane rahle var. Kendisi kıbleye dönmüş, namazda oturur gibi oturuyor. Uykusu gelirse, başını rahleye koyuyor.

 

 Her anı secdede... "Namaza doyamıyorum!" diyor. Rabb'imiz böyle mübarek kulları ne de güzel övüyor: Onlar ki namazlarını sürekli kılarlar aksatmazlar. (Mearic 70/23) Onlar ki namazlarını muhafaza ederler. (Mearic 70/34)

Eğlenceler, dünya hayatının meşgaleleri bize hastalık verirken, namaz kılmak, hastalıklarımıza ilaç gibi tesir ediyor. Kalbimiz rahatlıyor. Üzüntümüz hafifliyor. Elemler geçiyor...

Biz namazı bitirdik, sarhoş kadehi bitirdi, kumarbaz oyunu bitirdi...

Bugün, şu an ölsek, namazımız bize arkadaş, yoldaş. Gerisi burada kalacak...

YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı

• Mayıs 9, 2008 - Senin ismin hatırına Ey Rasul! s.a.v. serin bir vahaya döner kavruk çöller.

BÖLÜM KATEGORİSİ: YAZILARIM
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »

Bütün sevgiler Sende başladı..Sen dokununca güzeleşti her şeyi..
Sen sevince sevildi,sevilmesi gerekenler..


Aşkın adı Sensin..
Sende topladı aşka dair ne varsa..
Ağaçlar,kuşlar ,bitkiler Senin adıyla hayat bulur..cezbeye gelir ismini andığında
gökteki melekler...
en sert kayalardan bile pınarlar fışkırır,Senin isminin hatırına..
Senin ismin hatırına Ey Rasul! s.a.v. serin bir vahaya döner kavruk çöller...


Sevgili!
yürekler cosar adın anılınca,canlı-cansız kainatta her ne varsa,binler salat ve selam
getirir Sana..
Senin yüzün suyu hürmetindedir gökten inen yağmurlar..
Sen koklayasın diye ,en güzel kokusunu takınır rengarenk çiçekler..
En güzel şarkılarını besteler,Sen duyasın diye bülbüller..
Kokusunu Senden alır Ey Rasul s.a.v. mis gibi kokan güller..


Sevgili!
Aşıklar Senin sevginle mecnundur..
Senin sevginle ram olmustur gönlü imanla coşanlar..
Edipler hep Seni anlatır..can Sensin,canan Sen!!
Sende hayat bulur Ey Rasul!! s.a.v. sevginin idrakine olanlar...


Sevgili!!
Adını,Kendi ADıyla birlikte zikretti Rahman olan Yaratan c.c.
Cennet,NUrunla şevke gelip ziynetlerini takındı..
Senin adındı,tövbesinin kabülüne vesile olan hz.Adem'ın a.s.


Sevgili!
soğuk bir kışın ardındaki bahar güneşi gibi ısıttın insanları..
Nurunun aydınlığı yırtıverdi en zifiri karanlıkları..
Bir şefkat deryası gibi bürüdün ufukları..
Seninle açıldı tövbe kapıları..
ısıtmez bir haldeyken insanlar,Senin çağrında duydu kulaklar..
Görmesini Sen öğrettin,Seninle açılmıs gönüllerin kapanmıs yolları...
Sendin  Ey Rasul s.a.v. alemler için Rahmet pınarı..


Sevgili!
izzet Sende ,seref Sende,şan Sendedir..
Yenilmez ordular karşısında kahreden zaferler Senindir..
Hayatına kastetmeye gelenler Sende dirildi..


Ey Rasul!!s.a.v. yalnızca Sana verilmiş Ey Rasul iki cihanın efendiliği..
salat ve selam Sana Ey Rasul..
Allahümme salli ala seyyidina Muhammedin ve ala alihi ve sahbihi ve sellem!
Eshedu en la ilahe ilallah ve eshedü enne Muhammeden Rasulullah!


salallahu aleyhi ve selem..

YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı

• Mayıs 9, 2008 - "kimseye muhtaç olmadan " geçinip gitmek herkesi temennisi...

BÖLÜM KATEGORİSİ: YAZILARIM
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »

Bir müslüman dünya hayatı için rızık peşinde koşarken,ebedi hayatını karartmamak için
 Rabbi'nin belirlendiği sınırları muhakkak dikkatle alır..


Yani haram ve helal ölçüsüne azami rıayet eder,ve şüphelerden uzak durmaya çalışır..
Bir kimse,Allah emrettiği gibi çalışır,rızgını helal yoldan ararsa,ezelde taktir edilen
rızkına kavuşur..


dahası,bu rızık ona bereketli olur..


Ayrıca,ilahi sınırlara titizlik göstererek rızık peşinde koşan mü!minlere
Allahu Teala hiç beklemedikleri kapılar açar..


ve rızıklarını unmadıkları yerden gönderir..


mü'min için rızkın her türlüsü de Allah'la bir irtibat vesiledir..
rızkı veren Yüce Allah olduğunu bilir ve O'na c.c. şükreder..


bir çok Ayet-i kerime ile Cenab-i Mevlamız bize öğretiyor ki,insanların rızkını genişleten,daraltan,
dilediği kadar veren Odur c.c.


aslolan imtihandir..
iyi bir mü'min,içinde bulunduğu halde nasıl bir imihanla yüz-yüze bulunduğunu farkındadır..
Rabbi'nin rızasını arayan bir insan,elinde gelen vazifeyi yaptiktan sonra ,
O'nun c.c. taktirine razi olmalıdır..


"kimseye muhtaç olmadan " geçinip gitmek herkesi temennisi...
Ama bu yolda elbet ölçüler vardır...


kalbimizde başlayan,sonra hayatımızda yansıması gereken ölçülerdir..
Mü'min olmak,ölçülü yaşamak demektir..
geçici olanı ebedi olana deştirmemek demek...


"Andolsun ,Biz sizleri biraz korku ,açlık,mallardan ,canlardan ,mahsullerden eksiltme
ile imtihan edeceğiz..sabredenleri müjdele" (Bakara,155)


Evet değerli kardeşler..
Allahu Teala ,bize şer ve olumsuzluk gibi gelen her olayda,imanımızı,sabrımızı,ve sebatımızı
denemekte,sözümüzde ve amelimizde samimi olup olmadığımızı,
 bizzat kendi kendimize gostermektedir..


her seyin maddeye ve konfora endekslendiği günümüz dünyasında,maddiyat açısından
 başkalarında geri kalmamak,çoluk-çocuğunu başkalarına imrenir duruma düşürmemek
için durmak bilmez bir yarış ve koşturmaca içinde debeleyen insanımız,
zaman-zaman bu yarısı kaybetmemek için yalnış yollara tevessül edebilmekte,
ve helal yoldan elde ettiklerini yetinmeyip haramların kapısını zorlayabilmektedir..


oysa helal ve meşru yollardan ayrılmadığımız sürece bügün olmazsa yarın maksada nail olmak var..


"ve siz istediğiniz şeylerin hepsinden vermiştir.ve eğer Allah'ın nimetini sayacak olsanız,
sayıp bitiremezsiniz.şüphe yok ki insan,elbette çok zalimdir,çok nankördür."
(İbrahim,34)
 
 

YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı

• Mayıs 8, 2008 - Ya Rabbi Bize Kendi Katından Bir Veli Ver..!‏

BÖLÜM KATEGORİSİ: MAKALE
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »

Bir veli ver

“Ya Rabbi bize kendi katından bir veli ver.” (Nisa,75)

”Onlar Allah’ın hidayet verdiği kimselerdir, onlara uy.” (En’am 50)

İlk gençlik yıllarımızda insanları tanıyamamaktan, herkese hak ettiği gibi davranamamaktan, ölçü bulamamaktan şikayet ederdik. Sonraları nasıl olduysa bir “veli” kavramı girdi literatürümüze, kelime dağarcığımıza.

 

Vesile, rabıta, keramet, seyr–i süluk gibi sonraları hayatımızda çok önemli yeri olan kavramlarla karşılaştık.

 

Ve çok sevindik doğrusu. Gerçekten Allah’ın veli kulları var ve onlara yakın olmak onlardan feyz, muhabbet, aşk gibi manevi yaratılmışları istemek ve bir ölçü tutturmak mümkün.

Siz yazıyı okurken her bir cümlede ve hatta her bir kelimede farklı bir titreşim, akış, elektriklenme, nörotransmiter salınımı işte ne derseniz bir şey meydana geliyor. Şimdi size şöyle bir soru sorsam; “Hiç bu ayetlerde bahsedilen veli kullardan birinin de bizzat kendiniz olabileceğini düşündünüz mü?”

Bazı insanlar vardır; kibir, riya, ucub, haset, gıybet gibi hastalıklardan bahsedilse “Evet”, derler “bunların hepsi kesinlikle bende mevcut”.

Peki ya velilik vasıfları?

Kur’an–ı Kerim’de kendini kınayan nefse yemin ediliyor. Kendimizi kınamaya başladığımızda velilik basamaklarında da yükselmeye başlıyoruz. Tabii insanın hatasını bilmesinden daha güzel bir şey var mı? (Hatayı düzeltmek belki).

Manevi gelişmemizi izleyen insan–ı kamil seyrettiğimiz yolda zorluklarla karşılaştığımızda en çok bize kendini hatırlatıyor.

 

Gerçek murakabeyi elde edebilmek için insan–ı kamilin murakabesinde olduğumuzu düşünüyoruz. Böylece uzaklaşıyoruz günahlardan, hatalardan.

 

Hz. Peygamber’in sevgisi her geçen gün büyüyor gönlümüzde ve O’nu görebilme isteği…

O’nu ne kadar seversek Rabbimizi de o kadar seviyoruz ve hep dua ediyoruz; ”Allah’ım bize Senin sevgini, Seni sevenlerin sevgisini ve Sana ulaştıracak olan salih amellerin sevgisini ver” diye…

 

Bu isteği de yine bize Allah–ü Teala veriyor. Biz Allah’tan neyi istersek ilk önce Allah (cc) onların meydana gelmesini istiyor, sonra bizim gönlümüze düşürüyor. “Vermek istemeseydi, istemeyi vermezdi” hasılı kelam.

Kur’an–ı Kerim’de bahsedilen veli kullardan biri olmak acaba çok uçuk bir hayal mi?

 

Balığın karnına düşen peygamber “La ilahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin” derken nefsini kınayıp dua ediyordu.

 

 Belki biz de aynı şekilde davranıp balığın karnından kurtulabiliriz, ne dersiniz?

Balığın karnından kurtulmak belki bir anlamda nefsin esaretinden kurtulmaktır ve biz bunda ne kadar başarılı olabilirsek velilik basamaklarında da o derece yükselebileceğiz herhalde.

“Allah’ı O’nun dostlarıyla arayın. Eğer bu alemde Hak dostlarıyla Allah’ı bulursanız yarın ahiret hayatınızda da Rabbınızı ayın ondördü gibi görürsünüz”

Ne diyelim Allah bizlere dünyada dostlarıyla kendisini bulabilmeyi, ahirette de Cemalini görebilmeyi nasib etsin.



Kevser Doyurum

YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı

• Mayıs 8, 2008 - «Sizden kim güzelce abdest alır, sonra da: ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ...

BÖLÜM KATEGORİSİ: islam
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »

Peygamber -aleyhisselâm-, ibâdet hayâtını temizlik üzerine binâ etmiştir. İnsanın rûhen temizlenmesinde, iyiliklere yönelmesinde ve nefsin ihsân mertebesine ulaşabilmesinde, maddî temizliğin de büyük bir tesiri vardır. Bu mânâda Cenâb-ı Hak:


“Allâh temizlenenleri sever.” buyurmaktadır. (el-Bakara 2/222) Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- de:
“Temizlik îmânın yarısıdır.” (Müslim, Tahâret, 1) hadîsi ile bu hakîkati ifâde etmiştir.


Allâh Teâlâ, huzûr-ı âlîsine çıkacak olan mü'min kullarının abdest alarak maddî ve mânevî kirlerden arınmış olmalarını istemektedir. Bu sebeple namaz ve tavaf gibi ibâdetlerden önce abdest almayı kullarına farz kılmıştır. İslâm âlimleri faziletine ve ehemmiyetine binâen, abdesti başlı başına bir tâat olarak görmüşlerdir. Abdestin fazîletini beyân eden bir rivâyet şöyledir: Ukbe bin Âmir -radıyallâhu anh- anlatıyor:
“Develerimizi sırayla güdüyorduk. Bir gün nöbet bana gelmişti. Günün sonunda develeri kıra çıkardım. Dönüşte Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'in yanına geldim, ayakta halka hitab ediyordu. Söylediklerinden şu sözlere yetiştim:


«Güzelce abdest alıp, sonra iki rekât namaz kılan ve namaza bütün rûhu ve benliği ile yönelen herkese cennet vâcib olur!»


Bunları işitince, «Bu ne güzel!» dedim. Önümde duran birisi, «Az önce söylediği daha güzeldi!» dedi. Baktım, bu kişi Ömer bin Hattâb idi. O, sözüne şöyle devam etti; Sen daha yeni geldin. Az önce şöyle demişti:


«Sizden kim güzelce abdest alır, sonra da: ‘Eşhedü en lâ ilâhe illallâh ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûluh', derse kendisine cennetin sekiz kapısı da açılır. Hangisinden isterse oradan cennete girer.» ” (Müslim, Tahâret, 17)


Abdestin fazîletini anlatan diğer bir hâdiseyi de Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- nakletmektedir. Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- birgün kabristana geldiler ve:
“– Allâh'ın selâmı üzerinize olsun ey mü'minler diyârının sakinleri. İnşaallâh birgün biz de sizin yanınıza geleceğiz. Kardeşlerimizi görmeyi ne kadar da çok arzuladım. Onları ne kadar da özledim!” buyurdular. Ashâb-ı kirâm:
– Biz senin kardeşlerin değil miyiz yâ Resûlallâh! dediler. Efendimiz :


“– Siz benim ashâbımsınız. Kardeşlerimiz ise henüz dünyâya gelmeyenlerdir.” buyurdu. Ashâb-ı kirâm -radıyallâhu anhüm ecmaîn- :

 

– Ümmetinizden henüz dünyâya gelmeyen kimseleri nasıl tanırsınız ey Allâh'ın Resûlü, dediklerinde:
“– Düşünün ki bir adamın ayakları ve yüzü beyaz olan bir atı var. O kimse bu atını, hepsi simsiyah olan bir at sürüsü içerisinde tanıyıp bulamaz mı?” diye sordu. Ashâb-ı kirâm:
– Evet, bulur ya Resûlallâh! dediler. Bunun üzerine Peygamberimiz:


“– İşte onlar da abdest âzâları bembeyaz olduğu halde gelecekler. Ben önceden gidip havuzumun başında ikram etmek için onları bekleyeceğim…” buyurdu. (Müslim, Tahâret, 39)


Müslüman'ın fârik vasfı temizlik olduğu için, kıyâmet gününde de abdest âzâları nûrlu olarak parlayacak ve Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-' in ümmeti oldukları bu husûsiyetlerinden belli olacaktır. Bunu bilen mü'minler, abdesti en güzel şekilde almaya ve suyu mümkün olduğu kadar fazla yere ulaştırmaya çalışmışlardır. Tâbiînden Ebû Hâzim, Ebû Hureyre -radıyallâhu anh-' ı abdest alırken görmüş, kollarını koltuğunun altına kadar yıkıyormuş. Bunun üzerine:


– Ey Ebû Hureyre bu nasıl abdest? diye sormuş. Ebû Hureyre:


– Ey Benî Ferrûh! Siz burada mıydınız? Burada olduğunuzu bilseydim böyle abdest almazdım, dedikten sonra şöyle devam etmiştir:


– Ben, dostum Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem-'i şöyle buyururken işittim; “Kıyâmet gününde mü'minin nûru, abdest suyunun ulaştığı yere kadar varır.” (Müslim, Tahâret, 40)


Abdest, sâdece ibâdet için alınmamalıdır. İslâm, ibâdet hâricindeki zamanlarda da, devamlı olarak abdestli bulunmaya teşvik etmiştir. Ancak buna müdâvim olabilmek ve her ânı temiz bir şekilde yaşayabilmek, her insanın yapabileceği bir iş değildir. Bunu, ancak abdestli bulunmanın faydalarını ve önemini bilen kimseler başarabilir. İşte bu yüzden devamlı temiz bulunmak, îmânın bir alâmeti kılınmış ve hadîs-i şerîfte; “Abdeste, ancak mü'min kimse müdâvim olur.” buyrulmuştur. (Muvatta, Tahâret, 6)
Nitekim bu konuda Sevgili Peygamberimiz'in hayâtında çok canlı misaller vardır. Ebû Cuheym -radıyallâhu anh-'ın anlattığına göre Allâh Resûlü, Cemel kuyusu tarafından gelirken bir kişiye rastlamıştı. Adam ona selam verdi ancak Efendimiz selâmını almadı. Hemen bir duvarın yanına varıp yüzünü ve ellerini meshederek teyemmüm etti, ondan sonra selâmını aldı. (Buhârî, Teyemmüm, 3)
İbn-i Abbas -radıyallâhu anh- şöyle anlatır; “Resûl-i Ekrem Efendimiz tuvâletten çıkar, önce suyu eline dökerek ellerini yıkar, sonra onu uzuvlarına sürerek hafif bir abdest alırdı. Ona:
– Ey Allâh'ın Resûlü suyun yakınındasınız! (Niçin böyle yapıyorsunuz?) dedim. Efendimiz şöyle cevap verdi:
“– Ne bileyim, belki ona ulaşamadan (rûhumu teslîm ederim.) ” (İbn-i Hanbel, I, 288)
Yine Fahr-i Kâinât Efendimiz, gusül abdesti alması gereken durumlarda, gusledinceye kadar abdestsiz durmamak için, ellerini duvara vurup teyemmüm ederdi. (Heysemî, I, 264)


Allâh Resûlü'nün bu tatbikâtı ve teşvikleri neticesinde çoğu mü'minler, abdestleri bozulduğunda hemen yenisini almayı veya abdestleri olduğu halde, üzerinden biraz zaman geçtiğinde, onu tâzelemeyi âdet hâline getirmişlerdir. Nitekim şanlı ecdâdımızın mübârek sîmâlarından II.

Abdulhamîd Hân'ın, yastığının altında bir tuğla bulundurduğunu, uykudan kalktığında, abdesthâneye gidinceye kadar bile abdestsiz yürümemek için teyemmüm ettiğini, kızı anlatmıştır.


Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- , buna teşvik için, abdesti olduğu hâlde, tâzelemek niyetiyle tekrar alan mü'minleri müjdeleyerek; “Kim abdestli olduğu halde, abdest tâzelerse, Allâh Teâlâ bu sebeple kendisine on (misli) sevab yazar.” buyurmuştur. (Tirmizî, Tahâret, 44)


Abdestin fazîleti ile alâkalı bir çok hadîs-i şerîf mevcuttur. Bunların hepsini zikretmek mümkün olmadığından, abdesti, hikmet ve fazîleti ile birlikte anlatan son bir hadîs-i şerîfe daha yer verelim:


“Sizden kim abdest suyunu hazırlar, mazmaza ve istinşakta bulunur (ağzına ve burnuna su çeker) ve bunları temizlerse, mutlaka yüzünden, ağzından, burnundan hataları dökülür. Sonra, Allâh'ın emrettiği şekilde yüzünü yıkarsa, yüzü ile işlediği günâhlar, sakalının uçlarından su ile birlikte dökülür. Sonra dirseklere kadar kollarını yıkayınca, ellerinin günâhları su ile birlikte parmaklarından dökülür gider.

 Ardından başını meshedince, başının günâhları saçlarının ucundan su ile birlikte akar gider. Sonra topuklarına kadar ayaklarını yıkayınca, ayaklarının günâhları, parmak uçlarından su ile birlikte akar gider. Daha sonra kalkıp namaz kılar, Allâh'a hamd ü senâda bulunur, O'na lâyık-ı vechile ta'zîmini gösterir ve kalbinden Allâh'tan başkasını (n korku ve muhabbetini) çıkarırsa, annesinden doğduğu günkü gibi bütün günâhlarından arınır.” (Müslim, Müsâfirîn, 294)


Bu hadîs-i şerîfte, kulakları ve boynu meshetmek geçmemektedir. Ancak fıkıh kitaplarımızda bâzı delillere istinâden, başı meshettikten sonra içten ve dıştan kulakların, daha sonra da üçer parmağın arkası ile boynun meshedilmesi sünnettir, denilmektedir.


İnsan, Allâh'a tam olarak teveccüh etmedikçe, nefsinin tezkiyesi ve kalbinin tasfiyesi için bütün gayretiyle çalışmadıkça, hakîkî temizlik tahakkuk etmez. Rabbim islamı Kur'an ve sünnet ışığında gereği gibi yaşamayı nasip eylesin.

 

YORUM VAR (2) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı

• Mayıs 7, 2008 - İMANDAKİ KUVVET..‏HEKİMOĞLU İSMAİL

BÖLÜM KATEGORİSİ: MAKALE
« SON YAZDIKLARIM :: SONRAKİ SAYFALAR »

Bediüzzaman inziva sırasında sürekli namazda oturur gibi oturduğundan
ayakları yara olmuştu.

Talebesi Molla Resul, Bediüzzaman Said Nursi'nin ayaklarına merhem sürerken
"Hepimiz Allah'tan korkuyoruz. Ama senin ödün patlıyor! Sen de bizim gibi
otursan ayağın yara olmazdı." diyor.

 

Said Nursi, "Kısa ömürde, kısa dünyada,
ebedi hayatı kazanmaya gelmişiz. Hem burada rahat olayım, hem cenneti dava
edeyim. Olmaz böyle bir şey. Onun için cesaret edemiyorum böyle rahat
oturmaya." diyerek emek sarf etmeden cennete girilemeyeceğini söylüyor.

Dünya ahiretin tarlasıdır. Ne ekersen onu biçersin. Dünyada ne ekmeliyiz?
Ölüm öldürülemiyor, ahiret kapısı kapanmıyor. Ağaç köklerini, bitkileri yer
altında koruyan, yaşatan Allah, toprak altındaki insanları da diriltecektir.
Ölmekle beden ölür, ruh yaşamaya devam eder. Kur'an-ı Kerim'de "... Ölü iken
sizi O diriltti, sonra sizi yine öldürecek, yine diriltecektir ve sonra O'na
döndürüleceksiniz." (Bakara, 28) buyruluyor.

Dünyaya gelmemizdeki gaye, Allah'ın verdiği beyinle İslam'ı öğrenmek,
anlamak ve yaşamaktır. Bir şahıs elektrikçiliği öğrenir, elektriği anlamazsa
kaza yapar. İşte İslamiyet'i öğrenmek de yetmiyor, anlamak lazım ki harama
girilmesin. Dünya hayatıyla İslami hayat bütünleşmelidir. Dünya hayatıyla
ahiret hayatı ayrı olamaz. Zaten İslamiyet, dünyada yaşanacak bir dindir.

İslam'a hizmet, Müslümanca yaşamaktır. Cennete giden yollar, dikenli ve zor
gibi görünür. Yol zor değil, sıkıntılı değil... Adamın biri yalın ayak
dolaşıyor, fakirliğine üzülüyormuş. Bakmış ki yoldan gelen bir adamın ayağı
yok "Çok şükür!" demiş. "Benim ayakkabım yok ama ayağım var." Şuurlu
Müslüman'ın sıkıntısı yoktur. Çünkü sıkıntıyı rahmet olarak görür. Hasta
olur, hastalığı Allah'ın hediyesi kabul eder, fakir olur, o haliyle
şükretmenin zevkini tadar.

Çok zengin bir adamın çocuğu felç olmuştu. Diyordu ki: "Servetimin bütününü
vereyim, şu çocuğumu iyileştirin..." Biz zannediyoruz ki o adam çok zengin.
Halbuki servet denen şeyi bir "tedavi" için tüketmeyi göze alıyor. Huzur,
insanın içinde olmalıdır. Saraylarda oturan insanlar rahat mıydı? İnsanın
içinde sıkıntı varsa dışarıdaki konfor bir mana ifade etmez. Bu sebepten
şuurlu Müslüman'ın başına gelen felaketler, bize göre felakettir, ona göre
rahmettir.

Said Nursi Barla'da dağın başında otururken diyor ki: "Sungur, beni öldürmek
için uçaklar gelse, ben derim ki "Sungur bana bir kahve yap!" Ki, üstad pek
kahve içmezdi. Her türlü kötülüğe, zulme, haksızlığa razıydı. Çünkü bunları
Allah'tan gelen rahmet olarak görürdü. İşte hayatın iyi ve kötü tarafları
bizim anlayışımıza bağlıdır. Üstad Bediüzzaman, "Bin canım olsa imana ve
ahirete feda etmeye hazırım." buyurmuş.

Osmanlı Devleti zamanında ve daha eskilerde savaşa giden askerler, "Allah'ım
bana şehitliği nasip et." diye dua ediyorlardı. Ölümden korkmayanı düşman
korkutamaz. Böylece onlar zaferden zafere koştular. Yavuz Sultan Selim
düşman kumandanına diyor ki: "Eğer bizim üstümüze gelirseniz sizin dünyayı
sevdiğiniz kadar, ahireti seven askerlerimle karşınıza çıkacağım."

Biliyorlar ki şehitler ölmez. Vuruldukları an, cennet hayatına geçecekler.
Hürmet ettiğim bazı insanlar vardı, hâlâ var. Onları üzmemek için dikkatli
hareket ederim. Onları üzmekten korkarım. Bu kadar nimetleri bana veren
Allah'a karşı saygısızlık yapmaktan korkarım.

 

Kalbimizi çalıştıran Allah,
hayalimizden geçenleri bilir. Elhamdülillah beynimizde İslami ilimler,
kalbimizde iman var. Böylece dünya denilen bu mekanda "İnsan" olduğumuzu
Allah'ın izniyle ispat edip, ahirete gideceğiz inşallah. Dünya denilen bu
fabrikada çalışıp, ücretimizi almaya gideceğiz inşallah...
 

YORUM VAR (0) :: YORUMLARINIZ BENİ MUTLU EDER :: Bağlantı
s.a.
SELAMÜNALEYKÜM
SELAM
Hayırlı çalışmalar
s.a.

her şeyi islam dini güzel yaşamakla güzelleşir..huzur dini islam bana nasip eden Mevlam binlerce şükürler olsun




Image Hosted by ImageShack.us

Arif Bey, gençlere:

— Kur'an-ı Kerimde, Hz. Musa (a.s.) ile Hz. Hızır'ın seyahatlerine yer verilir. Bilmem hiç okudunuz mu? diye sordu.

Her ikisi de okumadıkları ifade ettiler.

— İşte bu kıssa, dedi, bu tip itirazlara karşı en güzel bir cevap.

Kısaca özetleyeyim:

Hz. Hızır, ilm-i ledün denilen hadiselerin hikmet yönünü bilme hususunda İlâhî lütfa mazhar olmuş bir zat; bir peygamber.

Hazret-i Musa (a.s.) bu zattan hikmet dersi almak ister. Hz. Hızır onun arkadaşlık teklifini, "sen benimle beraberliğe sabredemezsin," şeklinde ilginç bir gerekçe ile reddetmek ister. Ve sözünü şöyle tamamlar:

"(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?"

"Hz. Musa'nın, 'İnşallah sen beni sabreden bir kul olarak bulacaksın, senin emrine de karşı gelmem," demesi üzerine arkadaş olurlar. Hz. Hızır bu arada bir de şart koşar: Sana o konuda bilgi verinceye kadar hiçbir şey hakkında bana soru sorma!"

Bir gemiye binerler. Hz. Hızır gemiyi yaralamaya başlar. Hz. Musa dayanamayıp itiraz eder. Hz. Hızır'ın ikazı üzerine, 'unuttuğum şeyden dolayı beni muaheze etme...' şeklinde özür beyan eder. Yolculuğa devam ederler. Hz. Hızır küçük bir çocuğu öldürür. Hz. Musa buna da itiraz eder. Hz. Hızır kendisini tekrar ikaz edince, Musa aleyhisselâm:

— Bundan sonra sana bir şey sorarsam artık bana arkadaşlık etme,... der.

"Daha sonra bir köye uğrarlar, kimse onları misafir etmez. Hz. Hızır o köyde yıkılmaya yüz tutmuş bir duvarı doğrultur. Hz. Musa, biraz da sitem karışımı bir üslupla, böyle yapmasının hikmetini sorunca, Hz. Hızır, 'arkadaşlığımız burada sona eriyor; şimdi sana sabredemediğin şeylerin içi yüzünü haber vereceğim,' der."

Gemiyi yaralamasından başlar: "Zâlim bir hükümdarın sağlam gemilere el koyduğunu, gemiyi bu yüzden ayıplı kılmak istediğini söyler. Öldürdüğü çocuğun babasının salih bir zat olduğunu, çocuğun onları azgınlığa ve nankörlüğe boğmasından koktuğunu ifade eder. Duvar tamirine gelince, o duvarın altında bir hazine bulunduğunu, evdeki iki yetim çocuğun büyümelerine kadar duvarın yıkılmaması gerektiğini, onun için tamir yoluna gittiğini anlatır.

Ve bütün bu işleri, kendi hevesiyle değil, İlâhî ilhamla yaptığını özellikle vurgular.

Murat ve Çetin kıssayı dikkatle dinlemişlerdi. Çok memnun kaldıkları her hallerinden belliydi.

Arif Bey, sordu:

— Bu kıssada dikkatinizi en fazla neler çekti?

Kısa bir sessizlik oldu.

— İsterseniz, dedi, soruyu şöyle sorayım: Sizce bu kıssadan alacağımız hisse nedir? Allah kelâmında yer almış bu kıssa ile ne gibi öğütler, dersler veriliyor?

Murat, biraz doğruldu ve bir elini masaya koydu diğerini yanağına yumruk gibi sıkarak yanağına dayadı:

— Hz. Musa kitap sahibi büyük bir peygamber... O bile İlâhî hikmeti tam olarak bilemediğine göre biz boşuna kendimizi yoruyoruz.

Sonra şöyle sürdürdü konuşmasını:

— Bir de içimi şöyle bir his kapladı: Beşerin iradesi dışında cereyan eden olaylara kendilerince yorumlar getirenler, bir bakıma Hz. Hızırı taklide kalkışmış oluyorlar. Ancak o bütün bunları İlâhî ilhamla söylüyordu, bunlar ise nefislerinin sözlerini aktarıyorlar.

Kısa bir süre sessiz kaldı:

— Yahut, şeytanın telkinlerini, diye tamamladı sözünü.

Arif Bey Çetine dönerek:

— Murattan güzel şeyler dinledik. Bilmem senin de bir ilaven olacak mı?

Çetin, derin düşüncelere dalmıştı. Arif Beyin sorusuyla, istemeyerek ayrıldı o zevkli âlemden:

— Ben "İnşaallah" kelimesi üzerinde bir düşünceye dalmıştım. Hz. Musa, "eğer Allah dilerse beni sabreden bir kul olarak bulacaksın," dediği halde, üç olaya bile tam sabredemedi ve Hızırla arkadaşlıkları son buldu.

Hafifçe dudak büktü:

— Bilmem yanlış mı düşünüyorum? Demek ki diyorum, kendi kendime, Allah, Hz. Musa'nın (a.s.) sabrına müsaade etmedi. Burada kalakalıyorum. Sonrası için sizden bir şeyler dinlemek isterim.

Arif Bey, gençlerin ikisini de tebrik etti:

— Çok ilginç noktalar yakalamışsınız. Ben de bu kıssa hakkında bazı şeyler söylemek isterim. Ama öncelikle Çetinin sorusunu cevaplandırmam gerek, dedi.

Konuşmasını şöyle sürdürdü:

— Nur külliyatında, "Ehl-i hakikat gaybî olan şeyleri bildirilmezse bilmezler" buyurur. Hakikat ehli denilince en başta peygamberler hatıra gelir. Onlar bile gaybî şeylerden, yani görünmeyen, gizli olaylardan ve bilinmeyen hikmetlerden, ancak Cenâb-ı Hakk'ın kendilerine bildirdiği kadarına vakıf olabilirler. Peygamberlik görevlerini yürütürken, olayların zahirine bakar, onların ilâhî emirlere uygun olup olmadığına nazar eder, ona göre hükmederler. Hadiselerin altında yatan bütün ilâhî hikmetleri bilmeleri bazen bu kutsi görevlerinde aksamaya yol açabilir. Bu hikmete binaen kendilerine bütün olayların içi yüzleri, hikmet yönleri bildirilmemiştir. İşte bu kıssa bunun en güzel bir örneğidir.

Sonra Çetine sordu:

 — Bu kadarı yeterli mi?

Çetin,

— Teşekkür ederim, dedi. Siz konuşurken kalbime şöyle bir mânâ da doğdu: Bizler Allah Elçisini (a.s.m.) aynen taklit etmekle görevliyiz. Olayların içi yüzlerini bilemediğimize göre, onları olduğu gibi kabul etme ve gereğini yapma durumundayız. Peygamberler de Hz. Hızır gibi olayların hikmet yönünü bilse ve ona göre hareket etselerdi, ümmetleri onları nasıl taklit edeceklerdi?!.. Vefatlarından sonra herkes dilediği gibi hareket edecek ve kendilerine karşı çıkanlara, 'sen bu işin hikmetini bilmezsin' diyerek suçlarını örtbas etmeye çalışacaklardı.

Arif Bey, Çetinin dikkatine hayran olmuştu. İlk görüşmelerinden bu yana hayli yol aldığı belliydi.

Devam etti konuşmasına:

— Ben kıssanın ayrı bir yönü üzerinde duracağım, dedi. Dikkat edilirse, seçilen üç olay adeta birer sembol. Birincisi insanların mallarına gelen zararları, ikincisi canlarına, çoluk çocuklarına, yakınlarına gelen musibetleri, üçüncüsü de din düşmanlarının ve hak yoldan sapan kimselerin dünyada nâil oldukları yardımları, ihsanları temsil ediyor. Ve bize bir kul olarak kendi vazifemizi yapıp, ötesine karışmamak düşüyor.

Arif Bey, başını önüne eğerek düşünceye daldı. Bir şeyi hatırlamaya çalışıyor gibiydi:

— Yeri gelmişken, dedi, Muhyiddin Arabî'den bir nakil yapmak isterim:

Muhyiddin Arabî, kıssada geçen üç olayla Hz. Musa'nın (a.s.) başından geçen üç olay arasında ilgi kurar. Bunlardan ikisi şu an hatırlayamadım. Birisi şöyle idi: Hz. Musa'yı da annesi bir sandığa koyup Nil nehrine atmıştı. Ama bu atışın "Zahiri helâk, batını necat idi." Yani görünüşte annesi onu boğulmaya terk ediyordu. Halbuki, o böylece ölümden kurtulmuş, bununla da kalmayıp Firavunun sarayına yerleşmişti. Hz. Hızır'ın gemiyi yaralaması da böyle idi.

Konuşmasını sürdürdü:

— Hz. Hızır, Hz. Musa'ya (a.s.) "kendisiyle arkadaşlık etmeye güç yetiremeyeceğini," söylemekle ona ilk gaybî haberi de vermiş oluyordu. Bu haberini bir teselli cümlesiyle tamamlamıştı:

"(İç yüzünü) kavrayamadığın bir bilgiye nasıl sabredersin?"

Değerli kardeşlerim,dedi Arif Bey:

— Ben bu teselli cümlesinde aynı zamanda büyük bir müjdeyi hisseder gibi oluyorum: İnsanoğlunun, kadere itiraz noktasına varmamak şartıyla, musibetler anında gösterdiği sabırsızlıktan dolayı ceza görmeyeceği konusunda bir teselli veriliyor bu âyetle.

Yerinden kalktı. Kütüphaneye doğru yürürken:

— Bakın, bu mânâyı ders veren bir yer okuyayım size diye söyleniyordu.

Bir kitap getirerek masanın üstüne koydu. Kısa süren bir aramayla sözünü ettiği konuyu buldu:

— Sabır hakkında güzel bir bahis, dedi. Ama ben size sadece şu kısmını okuyayım:

 

"Ve sabırsızlık ise Allah'tan şikâyeti tazammun eder. Ve ef'âlini tenkid ve rahmetini ittiham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musibetin darbesine karşı şekva sûretiyle elbette âciz ve zaîf insan ağlar; fakat şekva Ona olmalı, Ondan olmamalı. Hazret-i Yâkub Aleyhisselâm'ın: "İnnemâ eşkû bessî ve huznî ilâllah." demesi gibi olmalı.Yâni: Musîbeti Allah'a şekva etmeli, yoksa Allah'ı insanlara şekva eder gibi, "Eyvah! Of!" deyip, "Ben ne ettim ki, bu başıma geldi" diyerek, âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır, mânâsızdır."                                                                                                                  Mektûbat

2006-02-26

Prof.Dr. Alaaddin Başar

KADER SOHBETİ -6-

28/10/2006

KADER SOHBETİ -5-

28/10/2006

....

Çaylarını içip kalktılar. Caddeye çıkarak parka doğru yürümeye başladılar.

Arif Bey:

— Ağabeyin ne âlemde, teftişten döndü mü? diye sordu.

— Hayır. Henüz dönmedi.

Uzun bir süre her ikisi de hiçbir şey konuşmadılar. Sessizliği bozan Arif Bey oldu. Yolun iki tarafında sıra sıra uzayıp giden ağaçları göstererek:

— Şu ağaçları her seyredişimde bir hatıramı yeniden yaşarım, dedi. On, on iki yıl öncesiydi. Bir Eylül sonu... Yapraklar yeni yeni sararmaya başlamıştı. Ama bütün ağaçlarda yeşil hâkimdi... Ertesi sabah uyandığımızda her tarafı bembeyaz bulduk. Kar, beklenenden çok daha erken yağmıştı. Biraz garipsedik, ama pek fazla değil... Fakat, sokağa, hele bu caddeye çıktığımda hayretler içinde kaldım. Ağaçların o kocaman dalları    bütünüyle kırılmıştı...

— Gerçekten enteresan!

Arif Bey:

— Bu olay, dedi, yıllardır düşünemediğim bir hikmeti, bir sırrı öğretti bana. Niçin önce yapraklar sararıp dökülüyorlar da sonra kar yağıyordu? İşte o zaman anladım... Kar yapraklara yüklenince, dallar dayanamayıp kırılmıştı...

— Asıl enteresan tarafı burasıymış, dedi Çetin.

Arif Bey:

— Aslında hayret edilecek o kadar çok şey var ki! Cenâb-ı Hak her şeyde sonsuz hikmetini gösteriyor. Ama, biz insanlar gaflet ile o hikmet ve rahmet tecellilerini göremiyor, yahut gereği gibi tefekkür edemiyoruz. Meselâ, biz şu anda yürüyebiliyorsak ne sayede biliyor musun?.. Evvelâ kalbimizden beynimize, ciğerimizden gözümüze kadar bütün bedenimizin muntazam çalışması sayesinde... Sonra şu kâinatın, bütün gezegenleriyle, yıldızlarıyla, en küçük bir aksaklık olmaksızın faaliyet göstermesi sayesinde... Öyle değil mi?

Çetin, "evet" mânâsına, başını salladı.

Devam etti Arif Bey:

— Ne kanımızın hassas deveranı bizim elimizde, ne gezegenlerin muhteşem seyahatleri... Hepsi Allah'ın kudretiyle dönüyor, Onun hikmetiyle vazife görüyorlar... Gel gör ki, bunlar çoğu zaman unutuluyor veya hiç düşünülmüyor...

Şu kadar para biriktireceğim... Gelecek yıl şunu alacağım... Bu akşam bize buyurun... Yarın pikniğe çıkalım... Derken, geçiyor ömür. Her gün yüz binlerce insan kabir âlemine göçüyor ve bu seyahatin farkında olanlar, öteye hazırlık yapanlar az, hem de çok az!..

Parka gelmişlerdi. Pek az kişi vardı. Arif Bey:

— İstersen havuzun kıyısına inelim, dedi.

— Olur, diye karşılık verdi Çetin.

İndiler. Kısa bir süre dinlendiler.

Arif Bey:

— İkinci soruyu bir daha tekrar eder misin? dedi.

Çetin tekrarladı soruyu:

— Rusya'nın kuytu bir maden ocağında çalışan bir işçinin İslâm dinini bilmesi mümkün değildir. Bu adam, âhirette nasıl sorumlu tutulabilir?!..

Arif Bey:

— Çetinciğim, dedi. Şu nokta üzerinde iyice bir düşünmek gerek:

Annesine hakaret, babasına isyan eden, en yakın dostlarını dar zamanlarında yüzüstü bırakan, 'benden sonra tufan' felsefesiyle yaşayan bir adam; bakıyorsunuz, Rusya'daki tanımadığı birinin îmanını dava etmeye kalkışıyor!.. Hemen kararınızı veriyorsunuz: Bu adamın derdi başka!...

Kendisiyle biraz konuşuyor, iç âlemini kurcalıyorsunuz. Karşısına menhus bir gaye çıkıyor!.. Nedir, bilir misin?

— ...

— Allah'ın adaletine itiraz!.. Bu soru, müzmin bir hastalığın dışa vuran görüntüsünden başka bir şey değil. Bunun için, meselenin esasına, bir derece, inmekte fayda görüyorum. Önce, İlâhî adalet hakkında birkaç hususu belirtmek isterim... Bilmem ne dersin?

— Nasıl isterseniz.

— Zulmün tarifini iyice bellemek gerek: Zulüm, başkasının mülkünde, izni olmaksızın, tasarruftur.

Allah hakkında bu muhâldir... Çünkü mülkün Ondan başka sahibi yoktur...

Gerçeği böylece tespit ettikten sonra adalet konusuna girebiliriz... Adalet, başlıca iki esas üzerine kurulu: Birincisi, "ihkak-ı hak", yani her yaratığa, her hayat sahibine, varlığının devamı için gerekli her şeyin en güzel şekilde verilmesi...

Bedenimize bir göz atalım:

Organlarımızın hangisinin yerini veya şeklini beğenmiyoruz?.. Hangisinin vazifelerine itirazımız var?.. Sayılarını noksan mı buluyoruz, fazla mı?..

Göz yüze, parmak ele takılmış. İki kulağa karşılık bir ağzımız var. Ayaklarımız altta, başımız üstte yer almış. Bu İlâhî tanzime kim itiraz edebilir?!..

Her bir ağaç, her bir hayvan, her bir çiçek, her molekül, her atom ve semadaki her sistem "ihkak-ı hakkı" güneş gibi göstermiyor mu?..

İnsanoğlu adaletin bu tecellisi üzerinde çok durmuş ve onu anlamada hayli yol kat etmiş... Astronomiden biyolojiye, tıptan jeolojiye kadar yazılan bütün eserler, bir bakıma, bu hakikatin tefsiri...

Adaletin diğer yönü ise, her ferdin lâyık olduğu mükâfatı, yahut cezayı görmesi ve kişilerin haklarının birbirinden alınması...

İşte, akıl ve vicdan emrediyor ki, adaletin birinci yönünün sonsuz bir hikmetle işlediğini gören insan, âhiretle ilgili bu ikinci yönüne de iman ile, teslim ile mukabele etsin. Ama, gel gör ki, çoğu insan bu gerçeğin gafili. Niceleri, âhiretteki tecelliyi bu dünyada arıyorlar. Zaten, adalet tartışmalarının çoğu bu yanlış arayıştan kaynaklanmıyor mu?

O sırada, parkın üzerindeki yolda, bir karartı belirdi. Onu bir düdük sesi takip etti. Gece bekçisiydi bu. Yolun kenarında durdu. Bir süre Arif Beyle Çetini süzdü. Sonra yoluna devam etti.

Arif Bey:

— Bu adamın bize bakması bana neyi hatırlattı biliyor musun?

Çetin, Arif Beyin yüzüne, soran gözlerle baktı.

Cevap verdi Arif Bey:

— Bu bekçi, vazifesi icabı ne var ne yok kabilinden bu parka uğradı. Bizi seyrederken konuştuğumuz konuyu, bizi bu parka getiren sebepleri, içinde bulunduğumuz ruh halini kavrayabildi mi?

— Elbette ki hayır.

— Ya ne yaptı? Şöyle bir bakıp geçti. İşte bizim şu kâinata, içindeki olaylara, bitkilere, hayvanlara ve nihayet insanlık âlemine bakışımız da onunkinden pek farklı değil!..

Şu anda sen ve ben, birer derya olan iç âlemlerimizden, ancak kelimelere döküp dışarı vurabildiklerimize vâkıf oluyoruz... Gerisinin gafiliyiz. Yeryüzünde yaşayan beş milyardan fazla insanın iç dünyalarından habersiziz. Bugüne kadar nelerle karşılaştılar? Ne gibi imtihanlardan geçtiler? Nefisleri neler istedi? Şeytan onlara neleri telkin etmeye çabaladı. Akılları, kalpleri ve vicdanları neleri kabul etti, nelere meyletti, nelere razı oldu? Bundan sonra daha ne gibi hadiselerle yüz yüze gelecekler?.. Bütün bunları bilemiyoruz...

Nasıl can verecekler? Kabirde nasıl bir muameleye tâbi tutulacaklar? Mahşere nasıl çıkacaklar? O dehşetli meydanda ne gibi sıkıntılar çekecekler? O mizanda nasıl ve ne kadar zaman hesap verecekler? Sıratı hangi vasıtayla ve ne süratle geçecekler? Geçemeyenler cehennemin hangi tabakasında ne gibi azaplar görecekler?.. Bunlardan ve daha nice gaybî hadiselerden haberimiz yok...

Buna rağmen, Allah'ın mutlak adaletini şu dar ve geçici dünya menzilinde hakkıyla görme çabası içindeyiz.

Ne tuhaf, değil mi?!..

Bir süre sustu:

— Sana bir şey sorayım Çetin, dedi.

— Buyurun.

— Biz Allah'ın kullarıyız ve Ona karşı birçok vazifemiz var. Öyle değil mi?

— Evet.

— Bu vazifeler içerisinde, Onun mutlak adaletini tam mânâsıyla kavramak da var mı?

— ...

— Yok elbette! Çünkü, buna hiçbir kul güç yetiremez. Ve insanlar böyle bir imtihana tâbi tutulsaydı hiçbiri kazanamazdı... O halde, kendi asli vazifelerimizi bir yana bırakıp, haddimizi aşan sahalara niçin giriyoruz?!..

Çetin:

— Haklısınız, dedi. Her insan kendi üzerine düşen görev için kafa yormalı... Bu yapılmayınca böyle konularla avunmaya çalışıyorlar. Sizin tabirinizle, herkes bir özür kapısı arıyor.

Arif Bey, 'evet' mânâsına başını salladı ve parmağıyla Çetinin kafasını işaret ederek,